Talha’ya kapalı mektup… -I-

-I-

Bir pilot ben şu uçağı uçuracağım dediğinde, bir doktor bizi muayene edip, hastalığın şu, ilacın bu dediğinde, bir mühendis bu makinanın çalışma mekanizması bu dediğinde, “emin” oluyor ve onlara bunu söyletenin, bir eğitim, diploma, uzmanlık gerektirdiğini biliyoruz…

Ama, söz konusu “İslâm” olduğunda, herhangi bir birikime, ilme, bilgiye, diplomaya gerek yok… Hatta, “akıla” da gerek yok, filan şeyhin müridinden, falan cemaatin mensubuna kadar hemen hemen herkes, “İslam” konusunda konuşabiliyor, hüküm verebiliyor, yol gösterebiliyor… Eleştiri yapabiliyor vesaire…

Bunun sebebini de biliyoruz; “İslâm”ın bir otoritesi yok… Hem “ilmî otorite” hem “siyasi otorite” hem de “hukuki otorite…” Eğer müeyyide uygulayabilecek bir “otorite” olsaydı, bunun “sahih” olup olmadığı, hangi yol ve mezhebe dayandığı da konuşulabilirdi…

Durum, Türkiye’de böyle olduğu gibi, üç aşağı beş yukarı İslâm dünyasında da böyle…

(Bunun niye böyle olduğu, Üstad’ın Doğu-Batı muhasebesini başa aldığı İdeolocya Örgüsü’nde kayıtlı…)

Hâl böyle olunca, ortaya bir “yanlış” çıktığı zaman, o yanlışın “doğrusunu” gösterecek –en azından ilmî sahada- bağımsız otoriteler de yok…

-II-

Geçtiğimiz günlerde, İslam üzerine konferans, seminer ve dersler veren, 15 tane kitabı bulunan, İsmailağa cemaatinde yetişmiş, Yeni Şafak’ta yazılar yazan, Rıhle dergisinde düzenli makaleleri yayınlanan bir “ilim adamı”(!) –sanıyorum- irtidat etmiş… Sosyal medya hesabından da; “Tanrı’ya inanıyorum ama onu tanımlayabilecek, hakkında O şöyledir, böyledir diyecek hiçbir kesin inanç ve fikrim yok. Sebep ve detaylarına giremeyeceğim. Sorgulama ve arayıştayım” diye paylaşım yapmış…

Konu medyada çok yer aldığı için detaylara girmiyorum…

Bu arkadaşa, içinden geldiği çevre bazı telkin ve tavsiyelerde bulunmuş; “Tamam, bir takım açmazlara düşmüş olabilirsin, ama bunu sosyal medyada gündeme getirerek, en azından İslâm düşmanlarına malzeme verme, yıllarca senin ağzının içine bakan, senden din öğrenen genç dimağları ifsad etme” demişler, onları da dinlememiş…

Zaten ben onları değil, onlar beni ifsad etti, bir çok sosyal medya mecrasında bu konular konuşuluyor, tartışılıyor zaten” demiş…

-III-

DİN ÜZERİNDE “AKLÎ TEFTİŞ”…

Öncelikle şunu belirteyim ki, söz konusu şahsı kınamıyorum… Belki de deri altında biriken cerahati gösterdi, bilemiyorum…

Benim amacım, ne o şahsı iknâ etmek, ne de “şüphelerini” izâle etmek… Eğer gerçekten -patolojik-popülarite kaygısı gibi bir nedenle değil de- sahici şüphelerin varsa, şüphelerinde boğulmanı dilerim naçizâne… Kasdım, “kendinden de şüphe et” demek!

(Ki onu iknâ(!) etmeye çalışan birinin ilmî ve ahlâki açıdan ondan daha sefil ve rezil cevaplarını kaydettiği videoyu da izledim, isim vermiyorum…)

Amacım; o şahsın geldiği nokta itibariyle, ortaya çıkan malzemeyi, bir “doğrunun” ifade vesilesi yapmak;

İslâma Muhatap Anlayış” zaruretini…

Hoş, bu tanımlamayı kullananların da, ne dediği, neyi kastettiğini ifadeden aciz olduğunu da biliyoruz… Yani onların ağzında sakıza döndüğünü… Dar çerçevede aynı cemaate mensup bir cahil “maskara vaizin” keskin(!) fantastik kurgularla çiğnediği İslâm ölçüleri ile birlikte “vaiz kürsüsünün saygınlığını” da yerle bir ettiğini de görüyoruz…

Biz en azından bir nebze, bu zarureti, bunun “niçin?” zaruret olduğuna dair birkaç hususu belirtmeye vesile yapmak için yazıyorum bunları…

Başarabilirsek tabii…

(Sonunda şu tavsiyede bulunmak için; kendi “aklını”, kendi güdük aklını, din üzerinde “teftiş etmekle” mükellef olduğunu düşünenlerin, öncelikle, aklın, büyük insanî mücerret meseleler üzerindeki –özellikle Batı felsefesindeki- karşılıklarını vasat düzeyde tanıyıp, onları –en azından bilerek- din sahasında konuşmaları…)

(Çünkü Batı aklı, din üzerinde “teftiş, denetleme, sorgulama” konusunu, bilindiği üzere, Hıristiyanlık hurafelerine direniş olarak ortaya çıkan, “Rönesans”a borçlu… Buradan hareketle de bugüne geliş serüveni…)

Dediğim gibi, bizim amacımız, Talha’yı “ikna” etmek değil, Talha’yı kınamıyorum da…

Bizim amacımız, Talha kardeşin hezeyânlarını, kendi aklını “din üzerinde teftiş yapma ehliyetinde” görmesini, her türlü usûl ve metod dışı soru ve sorgulamayı “ilim haysiyeti” ile nasıl bağdaştırdığını da sorgulamak değil.

Bizim amacımız, bu vesile ile, “İslâma Muhatap Anlayış” zaruretine dair birkaç hususu işaretlemek…

Saniyen; İslâma muhatap anlayış, bir “yenileme, yenilenme” metedolojisidir…

Bir “usûl” davasıdır… Biliriz ki usûl ortadan kalktığı zaman varılacak bir yer yoktur, söylenecek bir söz de… Usûl dışı söz ve tavırlar, yaklaşım ve değerlendirmeler, sapkın bir “kişisel psikoloji-patoloji” olarak kalırlar, kalmaya mahkûmdurlar…

Yenileme ve yenilenme olayı, malûm olduğu üzere bizzat “ebedî yeni İslâm” bütünü içinde bir konu; Her asırda bir “yenileyicinin” gelmesi hususu… Bir de üç-dört yüz yılda gelen bir “müceddit” söz konusu…

Ebedî yeni İslâm”ın yenilenmeye ihtiyacı mı var? Tabii ki hayır… Yenilenmesi gereken “anlayıştır”…

İbda Mimarı’nın ifâdesiyle; “İslâm yenilenmez, göz yenilenir…

Tam olarak da şöyle;

İslam yenilenmez. Anlayışı yenilemek gerek…

Anlayış mı, nurun aynadaki aksi… Aynayı yenilemek…

Güneş yenilenmez. Göz yenilenir…

İslâm, başı ve sonu olmayan ebedî yeninin ismi… Ona her an biraz daha nüfuz etmektir ki, yenilik…

-IV-

Akıl kendi sınırlarını bu meselelerde ortaya koyar!

Önce şunu belirtelim, akıl varlığı kavramaya çalışırken, (İbda Mimarı’nın ifadesiyle) insana kendini empoze eden temel meselelerde “tecrit terleri” dökmeye başlar…

“İnsana kendini empoze eden temel meseleler?..”

Hayat nedir?

Varlık nedir?

Oluş nedir?

Zaman nedir?

Mekan nedir?

Varoluş nedir?

“İnsan” nedir?

Ölüm nedir?

“Ben” kimim?

“Tanrı” nedir?

Niçin varım?

Hakikat nedir?

Rüya nedir, sanat nedir, düşünce nedir, bilgi nedir, bilginin kaynağı nedir, akıl nedir? Ruh nedir?

Varoluşun anlamı nedir?..

Gibi, insana kendini empoze eden bu temel meselelerde, akıl düzeyinde, akıl çerçevesinde bir izah, bir cevab arayışı… Bu arayış neticesinde bulunan cevapların sistematik bir bütünlük halinde ortaya konulması…

Ve der ki Mirzabeyoğlu; “Hiçbir büyük düşünce ve sanat adamı, büyük ilim ve fikir adamı yoktur ki, bu meselelerde tecrit terleri dökmemiş olsun?..

Buradan nereye geldik?

Din üzerinde, akli teftişlere girişmeden önce, -hatta hiç din meselesini karıştırmadan- akıl yoluyla bu sorulara bir cevap aramak, bulmaya çalışmak gerekir, bulunan cevaplarla eğer arayanı “mutmaîn” etmişse, bu cevabı “bütün insanlığa” izah etmek, etmemişse, arayışa devam etmek icâb eder…

Bu söylediğimiz, -insana kendini empoze eden temel meselelerde- hiçbir fikir ve düşünce sahibi olmadan, hiçbir varoluş çilesi çekmeden, hiçbir “soru işareti ile” karşılaşmadan, kendi güdük aklı ile “din üzerinde” ahkâm kesmek, akıl ile din üzerinde teftişe, sorgulamaya, eleştirmeye yeltenmek, bizde –Batı’da değil- aptal, cahil ve özü itibariyle din düşmanı bir zihniyete mahsustur… Ve bunlarda “ilim” kaygısı, hakikat kaygısı değil, bir çeşit “maymunluk” gayreti vardır…

Dolayısı ile; (iman, inkâr, deizm, peygamber, tarih vesair konularda) “Müslüman kimliği” ile şüphe izhâr etmek, bir “hakikati arama serüveni” olarak görülemez…

Eğer sağınızda solunuzda;

-"Ben hakikati buldum! Hakikat budur!" diyen biri varsa, öncelikle, bu kişinin "iddialarını" kritik edebilecek bir ilmi, ahlâki, felsefi seviye göstermeniz gerekir...

Şunu da ifade etmemiz lazım, günümüzde –ilim, bilim, sanat- her şey insan ve toplumlardaki “iman istidadını” yok etmek üzere, özel projelendirmelerle servis edilip, yoğun bir bombardımana maruz bırakılıyor… E tabii bu kadar ağır bir “değersizleştirme” bombardımanı karşısında, insanlar kendi “küçük akıllarını” esas almaktan başka her fikre ve düşünceye kapalı hale geliyorlar…

(Devam edecek...)

Önceki ve Sonraki Yazılar