"Kafasın Kaybeden Adam" makûs talihimizi yendi!

-I-

Türkiye’de “siyasi komedi” türünün gelişmemiş olmasını bir türlü anlayamıyorum…

Gerçekten…

Malzeme mi yok?

Bu malzemeyi değerlendirecek, eli kalem tutan senarist-yazar mı yok?

İhtiyaç mı yok?..

Bu sanat dalı niçin bu kadar “ihmâl” ediliyor, anlayabilmiş değilim…

Acaba diyorum, genel bir “kasıntı”, aşırı dozda bir “ciddiyet zehirlenmesi” filân mı yaşıyoruz?

Yoksa, merhum Salih Mirzabeyoğlu’nun dediği gibi; “asık suratlı” dolanmayı “ciddiyet” mi zannediyoruz? “Surat asmayı” yani…

Düşünsenize bu kadar malzeme bolluğu içinde, hepimize, “ince” ve “kalın” gerçekleri böyle bir çırpıda gösterebilecek, bir “best seller” olmaması üzücü…

Bu dalın en büyük klasiği bildiğiniz gibi; Aziz Nesin’in “Zübük” adlı şaheseridir!

Onu da saygıyla selâmlıyoruz, toprağı bol olsun!

Diye yazmıştım bundan bir-iki sene önce...

Salih Tuna’nın “Kafasını Kaybeden Adam”ı, bu makûs talihi yendi sanıyorum...

Uzun zamandır, böylesine aktüel, böylesine keyifli bir “roman” okumamıştım doğrusu...

Gerçekle kurgunun iç içe geçtiği, hatta bazen gerçeğin kurguyu bile gölgede bıraktığı, bir solukta okunan nefis bir kitap... Roman kahramanlarının hemen hemen hepsinin siyaset sahnesinden tanıdığımız karekterler olması kitabı daha ilginç hale getiriyor! Bu yönüyle de harika ve orjinal bir tarz bu...

-II-

Espri, Fransızca, “ruh” demek...

Dolayısıyla mizahın, esprinin, insan ruhuna hitap eden, “ince-incelikli” bir yönü de olmak gerek...

Ne demek istiyorum?

Divan edebiyatında geçen bir beyit, meramıma uygun...  (17. Yüzyılda yaşamış) Sabit’in... İşte onun gıcık olduğu, sevmediği, söz getirip götüren bir tanıdığı vefat edince, onun cenazesine katılıyor ve;

Meydâna geldi na'ş-ı rakîb-i nemime-saz

Kıldum huzûr-ı kalb ile ömrümde namâz

Mısralarını terennüm ediyor...

(İşe o ara bozucu rakibin cenazesi geldi musalla taşına/ Kıldım kalb huzu ile ömrümde namaz) diyor..

Şair, ömründe ilk defa huzur-u kalp ile bir namaz kılmış...

Böyle “lâtif” bir söyleyiş, hem “espri”yi hem espriden maksadı gösteriyor; “Sanat” da bu...

Kafasını Kaybeden Adam’ı okurken ben de “Görmedim ömrümde böyle kafasız adam” diye düşünmedim desem yalan olur...

-III-

Aslında geçmişe doğru baktığımızda Türk insanının derinlikli bir mizah kültürüne de sahip olduğunu görüyoruz... Bir Nasreddin Hoca inceliği, derinliği ve zerafetinden, “Recep İvedik bayağılığı”na evrilen “mizah”, kendi bağlamından kopunca, “lak lak”a dönüyor ve sululuk olarak ortaya çıkıyor!

Toplumsal çürüme ve yozlaşma ile birlikte de artık, “bel altı” olmayan hiçbir “espri” güldürmez oluyor!

Türkiye’de solun ve lümpen kesimlerin “mizahı” –özellikle karikatür dergileri ekseninde- bir çeşit “siyasi silah-eleştiri” unsuru olarak kullandıkları malûm... “Mizah”ı –hadi yine siyasi mizahı” diyelim, bir bakıma “tekelleştirdiler” neredeyse... 

Bunları gözönüne alınca, aslında Salih Tuna, bir tek romanla, yukarıda bahsettiğim “makûs talihi” de yenerek, “bir taşla kuş çiftliği” yaptı ve malum "tekeli" de kırdı bence...

O yüzden bu “eserin” kıymetini bilmemiz lazım; her açıdan... Artık bunun, dizisi mi yapılır, filmi mi çekilir, mutlaka görsel olarak da “ekrana” taşınması gerek diye düşünüyorum...

-IV-

Batı'nın son büyüklerinden Bergson, “Gülme” adlı eserinde;

 “Gülmeyi anlamak için onu ait olduğu doğal ortamına, yani toplum içine yerleştirmek gerekir; özellikle de gülmenin faydaya yönelik işlevini, yani toplumsal işlevini saptamak gerekir. Gülme, müşterek hayatın bazı gereklerine cevap vermelidir. Gülmenin toplumsal bir anlamı olmalıdır.” Dedikten sonra;

 “Gülünç saf akla hitap eder.” diye İlave ediyor...

Bunu, “espriden, ince espriden” anlamak için biraz zeka gerekir diye de tevil edebiliriz...

Tuna’nın “Kafasını Kaybeden Adamı”na Bergson’un “Gülme”ye dair bu perspektifinden bakarsak, “Recep İvedik bayağılıkları” ile zehirlenen kuşaklar için bir nevi “panzehir” gibi bu roman diyebiliriz...

E tabii iyi bir okuyucu olarak, bunun devamını beklediğimizi belirtmeliyim...

Önceki ve Sonraki Yazılar