Mehmet Sadi Bayazıt

Mehmet Sadi Bayazıt

“Sütünü birlikte emdiğimiz Annemizdi Türkiye! Kardeşinden nefret ediyorsun diye, Yürür mü insan annesine, Oidipus söylesene...”

“Sütünü birlikte emdiğimiz Annemizdi Türkiye!

Kardeşinden nefret ediyorsun diye,

Yürür mü insan annesine,

Oidipus söylesene...”

mehmet-sadi-bayazit-fotograf-parantez-haber.png

Her Allahın günü, gün gibi görüyoruz, anlıyoruz ama anlatamıyoruz,.

yine bize düşüyor kara haberler vermek!

Issız bucaksız çölde susayıp, çatlamış dudaklarla, kupkuru ağızla sevmek, nasıl bir şeydir, nereden bilebilir sevmeyi haz bilenler, keyif zannedenler…

Bir şeyler yazmanın, ne kadar zor bir şey olduğundan haberiniz var mı?

Doğru kelimeler bulmanın, o kelimeleri cümlelerle tanıştırmanın,

“Bakın bu, başka bir coğrafyadan gelmiş bir kardeşiniz, zamanla dilimizi sevmiş, buralara yerleşmiş, akraba olmuş”

Kardeş olmuş kelimelerden cümleler,

Cümle’sinden anlamlı bir fikir ileri sürmek ve o fikirlerle insanları derinden etkilemek ne kadar zor bir şey biliyor musunuz?

Derinden yani, ruhundan…

Yüzünden etkileyen çok, yüzünden etkilenecek olan çok!

Yaşadıkları kara parçasının yüzey olduğunu sananlar, bir arz’ı, bir ırz’ı olduğunu bilmeyenler, elbette yüzünden etkilenecek!

Kuş tüyünü görmeyip, renk renk yastık kılıfı beğeneceklerdir!

Rahat uykularını kılıflarda göreceklerdir mutlaka!

 

Bir şeyler yazmak ne kadar zordur, yazar olanlar bilir, ben değilim bana hava hoş.

Yazar değilim ama yazar sorumluluğuna gücüm yeter

Yetenekliyim o konuda.

Kimsenin kutsalına hakaret etme! yalan söyleme! Uç uçabildiğin kadar sonra,

nasılsa düşecek ve çakılacaksın yere bir gün ve uçamadığını göreceksin!

Bak kava ne kadar hoş şimdi böyle sırtüstü, gökyüzü ne kadar mavi, bulutlar, yıldızlar…

Sen bir şeyler yazmanın ne kadar zor bir şey olduğunu biliyor musun?

İçin de yaşadığı millete olan nefretiyle haddi aşıp, orijinal küfürleri sıralayan ve yazı başına 50/100 bin lira alınan yazılardan bahsetmiyorum!

Bir kişinin bile olsa, dünyasını değiştirebilir miyim diye yazılmış yazılardan bahsediyorum!

Yoksa kim bilir kişinin dünyasını değiştirmesine tetikçilik yapan yazılar da çok yazıldı!

Yazmayı bilirim ama yazar değilim!

Araba sürmeyi bilirim ama sürmeyi değil seyretmeyi severim anlıyormusun!

Korkularından sevmeye vakti olmayan,

Henüz adı anılmayacak bir şeyken neydik biz!

İnsan bilinmeyenden korkarmış,

Korkusu olmayan, kimse geçmiş midir bu dünyadan!

Tankların altına yatan en cesurumuz bile, ölümden korkmaz ama sevdiklerini kaybetmekten korkar!

Korkma! diye başlıyor istiklalimizin sözleri,

Mutlaka görmüştür, korkunun insana neler yaptırabileceğini, korkunun istikbalini,

şahittir şairinin gözleri…

Saymaya kalsak korkuları, korkularımızı, yazı biter, bahar da yaz da…

Bilinmeyenden korkan insan için saymaya kalksam ilk Nikto fobiyi sayardım.

Karanlıktan korkmak!

Mesela, karanlıkla savaşıyoruz diyenler, Korktukları için savaşıyorlar! Tanımıyorlar ki o yüzden korkuyorlar!

Ancak savaşmak yerine, karanlık sandığı şeye gözlerini alıştırıp, bir süre sonra görmeye başlamak, bilinmeyeni tanıya tanıya, korkularının yersiz olduğunu anlamak daha insanca değil mi!

Kalbini alıştırmak mı asla! gözlerini alıştıracaksın karıştırma!

Nasılsa bütün aydınlıklar senin, gözleri bile alışsa dayanamaz insan, kim sever karanlıkta yaşamayı!

Gece görüşü gece lazımdır ne de olsa!

Bir de gözleri değil ama kalbi de karanlık gördüğü şeye alışmış olanlar, gündüz de takmaya alışanlar da var tabi!

Oysa empati, önyargısız anlamak ve ortak noktalarda uzlaşmak için değil miydi? Sempati de konsimasyona çıkmak olurdu böylece!

Aslında korku deyince, ölüm korkusu, istisnasız, en başta geliyor.

Ölüm korkusu ki ikiye ayrılır sertçe!

Ölüme 'Ağır bir uykudan uyanmak' diye iman etmişlerin ölüm korkusu, Allah ile tanışma ve hesap günü telaşıdır mesela.

Ağır uykudan hiç uyanmak istemeyen depresif tek dünyalılar içinse yok olma korkusu…

Oyun ve eğlence olarak yaşadığı hayatın ve keyfinin bitmesi!

Hz. Adem ve Şeytan ile anlatılan kıssanın, kanun hükmündeki tavsiye kararı belli!

Seni kimin ayarttığına takılma, ne ile ayarttığına bak!

Sonsuzluk ile aldatıyorsa düşün!

Sonsuzluk teklifinin kimden geldiğine bak!

Gücü her şeye yeten den mi, kendine bile yetemeyen bir yalancıdan mı?

Biz dünyayı çok sevdik ölüm bize uzak olsun’

Ne kadar uzak olsun! Kaç sene lazım size? bakalım bi depoya!

Sonu gelen her şeyin sonunu düşünmek, yaşamak değilse mutlaka gevelemektir!

Türk dil kurumuna göre korku,

“Bir tehlike anında, yoğun bir acı karşısında uyanan coşku, beniz sararması, ağız kuruması,

kalp, solunum hızlanması vb. belirtileri olan veya daha karmaşık fizyolojik

değişmelerle kendini gösteren duygudur.

Korku, görünen veya görünmeyen tehlikeler karşısında gösterdikleri doğal ve gerekli bir tepkiymiş’’

Kolpa cesaretlerimiz gibi, korkular da hep dil de yani…

Mezarlıktan geçerken ıslık çalmak gibi bir tarif,

Koca dil kurumu ne bilsin korkuyla nasıl baş edilir!

Elden tarif veremediği için dil den veriyor.

Tarifte, bir biyoloğa sorulmuş gibi sanki.

Hocam Tdk dan geliyoruz, sizce korku nedir?

Olum işte ağzın kurur, benzin sararır, adrenalin yükselir bi çoşkuya kapılırsın, kafan karışır, elin ayağın boşalır.

Ne yapacağını şaşırırsın öyle bir şey işte!

Ama sayın biyoloğum bize daha bilimsel anlatır mısınız, anlamıyoruz biz halk dilinden!

Anlatın siz, anlamasak bile , kariyerinizin iti köpeği olur anlamış gibi yaparız!

“Normal algı sırasında, duyu organlarımız tarafından alınan uyaran, talamusa iletilerek buradan düşünceler ve algıların oluşturulduğu bir beyin bölgesi olan duyusal kortekse iletilir.

ÖRNEĞİN, görsel bir algı elde edebilmek için, dışarıdan gözlerimiz aracılığıyla aldığımız bilgi retinamızdan optik sinirler boyunca görsel talamusa ulaşır ve görsel talamustan da işlemenin devam ettiği görsel kortekse iletilir ve nihayetinde de algımız oluşur.

Görsel korteksimiz, amigdala ile doğrudan bağlantılır ve böylece de görsel bilginin ilerleyebileceği bir güzergah: Retina, talamus, korteks ve amigdala şeklinde olabilir. Ancak korku, amigdalayı tetiklemek için duyusal uyaranlara bağımlı olmasına rağmen, normal duyusal yollarla işlenmez.’’

O ÖRNEĞİ vermeyeydin iyiydi be hocam…

Şimdi sana, ölümle nasıl baş edebiliriz bilim insanım desek,

Kim bilir ne sürprizler yapacaktın bize!

 

Korku nedir bir şeyler anladık gibi de, hala korkuyla nasıl baş edeceğimizi anlamadık iyi mi!

Kimi korkuyla savaşıyor mesela!

Ve korkuyla savaşmayı, yel değirmenleriyle savaşmak anlıyor, ki don kişot anti kahramandır uyandırayım.

Hepimiz birer sırrıyız, hepimiz don kişotuz, sadece bir parkı koruyoruz’

diye bir şehri yakmaya benzer bir şey yani!

Savaşların tam ortasında bir zindan da, cehennemin yollarına iyi niyet taşları döşeyen kolpa kahramanlığı yazar ve modern romanı başlatır cervantes!

Klasik anlarsan sen de don kişot olmaya özenirsin orası kesin.

Pisikoloji ise, korkuyla baş etmenin yolunu, ‘korkuyu yönetmek’ diye tanımlıyor!

Henüz korkularını yönetemeyenler, nasıl cesaret edipte milyonları yönetmeye talip oluyor değil mi!

Üstelik öcü gibi korkarken o milyonlardan!

Korkuları yönetmeyi unutmak sanarak korkularını unutmak için içenler var mesela.

Bilim ve rakı, rakı ile roka kadar ayrılmaz ikilidir dünya kurtarılan meyhanelerde!

Ölüm korkusunu, yalnızlık korkusunu, geçim korkusunu unutmak için içmeyi, korkuyu yönetmek olarak görürken ne kadar bilimselse insan, ayılınca, sevgililerini, karılarını döverken o kadar bilimseldir bence!

Ne demiş Gazi paşa, her şey olabilirsiniz ama Atatürkçü hamili kartla tez hazırlayıp profösör olacak kadar ucuz olamazsınız!

Hiç ayılmasalar ve ağızları kokmasa küfürden ve anasondan, hoş adamlardır aslında sarhoşlar…

Gavur olsun, Siyonist olsun, katil olsun, emperyalist olsun, terörist olsun, ibne olsun herkesle hoştur başları, bir tek Allahını peygamberini sevenleri sevmezler, pek ser/hoş değillerdir müminlere…

Allahını peygamberini seversen, şu memleketini milletini bir sev

dersin mesela, iplemezler ama darağacına çok yakıştırırlar yağlı ipi!

Siyaseti de böyle anlarlar sanatı da!

Korkularını unutmakla işin içinden çıkamayanlar, korkularını bastırmak için daha baskın bir duygu arar,

Nefret biçilmiş kaftandır… Nefret eden korkuyu hissetmez olur nihayet!

Bir katil soğuk kanlılığı oluşur!

Gençse, her gün pc başında ölüm oyunlarıyla pratik yapar, yaşlıysa tv lerde küfülerle...

Ama her ikisi de, öldürmek istediği insanları, nasıl öldüreceğinin hayalini kurar, bazen bu hayal dile gelir, Süleyman soyluya ulaşır, vaka, behemahal devlet korkusuyla sakinleştirilir!

Nefret etmektense kork evladım!

Korku nefrete göre daha insancadır,

Aciz hissedersin ama yavşak hissetmezsin en azından denir!

Cinsellikte Freud’u dinleyip, bastırmayan ve ipimle kuşağım yaşayanların,

guslü küçümserken, başkalarının analarıyla bacılarıyla göz banyosunu ihmal etmeyenlerin , korkularını bastırmak için nefreti tercih etmesi de çok bilimsel ve çok çağdaş bence!

Çelişki çelişkinin pezevengidir ne de olsa!

Bilim hazretleri (ra) intisap etmiş her modern derviş gibi, korkularını yönetmek yerine, korkularını nefretle bastırma talimi yapan hz primat,

Önce nefret edecek, kendine benzemeyen bir düşman arar.

Ve heder edilen bir ömür de, ölüm,yalnızlık, geçim ve gelecek korkularını bastırmak için nefretini bileyler…

Tutanabildiği tek şey nefretidir!

Nefretin yorduğu insanların sonu ise, korkularıyla baş edemediğin den ya tekrar unutmak için içmek, karaciğer iflas edince de intihar dır.

Arkasından yakılan ağıtlarda da, ‘o bu dünya ya ait değildi' sözleri edilir...

Oysa arkasından söylenecek tek şey, ‘karaciğeri yetseydi daha çok içecek ve daha çok nefret edecekti, ışıklar içinde uyusun, karanlıkta uyumaktan çok korkardı’

olmalıydı!

Korkularını bastırmak için kendilerine benzemeyenlerden nefret edenler, zamanla insan cinsinden de nefret eder!

Mükemmel insanı arıyordu Nietzsche

bulamayınca bunalıma düştü,

Kendinin de mükemmel olmadığını anlayınca çıldırarak öldü..

Yazık…

“hani derya da bir damla olmak bozmayacaktı bizi,

kırmayacaktı hevesimizi,

sihirli şeyler beklerken, ilkel sözlere kanan biz değil miydik,

kelimelerin kalbini kıran,

söyleyecek sözü olmayana, söyleyecek söz bulamayan.”

Kelimelerin de kalbi kırılır mı?

Bir elin iki yüzü gibi, bütün güzel kelimeler,

Ya seversin ya döversin…

Özgürlük dersin keyfinin kahyası zannedersin, sırf keyfin bozulasın diye zulmedersin ve bunu demokratik bir hak olarak görmekten hiç çekinmezsin!

Mahremiyettir özgürlük, keyfinin kahyası değil!

Teşhir edilmez öyle ortalık malı gibi, gözün gibi saklanır özelinde!

İşte o zaman özgür hissedersin kendini…

Öpüşmek özgürlüktür mesela!

Sergiler ve sıradanlaştırırsın böyle muazzam bir nimeti!

Sadece iki kişinin paylaşacağı bir güzellik olarak görmemek ne acı.

Adalet dersin mesela güzel kelimedir…

Kendinden olmayana reva görmezsin!

Hukukun üstünlüğü!

Bilimin üstünlüğü!

Aşkın üstünlüğü olmayacak mı hiç?

Üstünlüğü derken, kimin üstte kimin altta olduğu haz değil kafalar karışmasın!

Onun adı sarmaşık aşk başka!

Ten de gezen değil, dem de gezen mühim.

Bir elin iki yüzü gibi, bütün güzel kelimeler,

Aşk dersin mesela!

Ya seversin ya döversin…

“ölmedim, vallahi senin gibi zalim ölmedim!

unutulan yenler değil oyalayan tenler,

batmasın diye ayaklara, süpürülen kalp benim’’

 

Mehmet Sadi Bayazıt / Parantez Haber

Önceki ve Sonraki Yazılar