Mehmet Sadi Bayazıt

Mehmet Sadi Bayazıt

Kazablanka...

kazablanka-mehmet-sadi-bayazit.png

Şişhane minübüs durağından yokuş yukarı hızla koşmaya başladım!                   

1991’ de sıcak bir Temmuz'du….

Arada bir dinlenmek için yürüyor, sonra tekrar koşmaya başlıyordum!

Hayatım boyunca herşeye geç kalmıştım ve bu randevuya geç kalmak istemiyordum!

25 yaşında bir gençtim ve yolun yarısı bile değildi!

Uçurum kenarlarında yürüyen dünyalık bir agnostik iken, bir mümin gibi yaşamaya karar vermiştim bir kere…

Bir ömrü, değmeyen bir dünya için heder ettikten sonra,

uzatmalarını, hacdan emekli olarak tamamlayan biri olmak istemiyordum!

Ne olacaksa gençken olsun, en kıymetli zamanlarım Allah’ın olsun,

hazır ölümcül pişmanlıklarım yokken diye, Şişhane yokuşunu tırmanıyordum.

Bir de sarp yokuş vardı, henüz tanışmamıştık kendisiyle bir Beled‘te!

Hangi belde Mekkem Medinem olacaktı, hangi belde de, hangi işe adayacaktım kendimi,

hangi düşmüşü kaldıracak, hangi yetimin başını okşayacak, hangi kafesleri kırıp kuşları özgür bırakacaktım,

hangi kuşlar uçmalarının bedelini ödeyecek, uçuşları yadigar kalacaktı belli değildi henüz!

Yokuşu yarılamıştım…

70’li yıllar da Tepebaşı gazinoları olan boşluk solumdaydı.

Biraz dinlenip nefes almak için yavaşladım yanından geçerken…

90'larda etrafı çevrilmiş, heykel tüccarı bir godamana satılacak bir köle gibi umutsuzdu.

70'lerde, henüz ergen bir çocukken ailece giderdik Tepebaşı gazinolarına.

Gazino dediğime bakmayın siz, bir çok çay bahçesinin bir arada olduğu devasa bir sosyal ortamdı.

Feriköy, Hasköy, Eyüp, Dolapdere, Hacıhüsrev, Kasımpaşa, Tarlabaşı, Beyoğlu ve Okmeydanı’nın yoksul ve orta halli insanlarının toplandığı tek yerdi.

Ve dahi sol örgütlerin de, toplantılarını, gecelerini tertip ettiği bir yerdi aynı zaman da!

Sülalemin silme ülkücü olduğu, Annem ve Babam’ın namaz kıldığı bir yerde Ağabeyim ve ablalarım, sülalenin tek koministi olan, amcamızın oğlu Yıldırım Bayazıt’ın telkinleriyle solcu olmuşlardı!

Halkın Kurtuluşu’nun, amcaoğlu Yıldırım Bayazıt’a  kaç kere, "Şu adını değiştir artık Yıldırım!" dediğini çok işitmiştim…

Ben ise, solun ne olduğunu bilmeden solcu olmuştum en ergen halimle.

Evlatlarıyla iletişimi kopan Anne ve Babaların, ölümlerle, işkencelerle, ne evlat acıları çektiğini bilen Babam ve Annem, bizleri kaybetmemek için mecburen katlıyorlardı böyle devrimci gecelere!

Cem Karaca, Selda gelir şarkılar söylerdi…

Hele Cem Karaca'nın, elinde İngiliz anahtarıyla, işçi tulumu giyip, ‘Tamirci Çırağı’’ şarkısını söylediğinde, garantiydi katarsis.

Partinin bayrağı daha daha yukarı” diye slogan atarlardı mesela.

Sloganı, "Fatihin bayrağı" diye anlayan rahmetli Babam da, slogan atmaya başladı bir gün! “Fatihin bayrağı daha daha yukarı” diye diye…

Militanın biri geldi, "Ne Fatihi babacım; partinin bayrağı o şaşırma!" diye çıkıştı babama! Hemen özeleştiri ver yoldaş diye uyarıp gitti!

Hiç bir şeyden korkarken görmedim ben babamı!

Gencin arkasından,

"Özeleştirine tüküreyim senin! Partinin bayrağıymış! Sanki Türk bayrağı! Her sene adı değişen bir partinin, yere düşmüş bayrağını yukarı kaldırsan ne olur deyyus!’’ diye bağırdığını bilirim!

Hatırladın mı Anne bunu?

Ama sen beni dinlemiyorsun ki Annem, boş boş bakıyorsun sokaklara!

 

Yüksek tansiyonu ve panik atak nöbetleri sık olan Annemin, 15 Temmuz darbesinde yaşadıklarını anlatmama gerek yok!

İki sene oldu olmadı felç geçirdi Annem!

Yürüyemediği gibi, aldığı ağır ilaçlar filan derken, alzheimer hastaları gibi oldu!

Ablam ile birlikte kişisel ihtiyaçlarını halettikten sonra, tekerlekli sandalyesinde, pencere karşısında dışarıyı seyrediyor ve böyle boş boş bakıyor sokaklara!

Sokaklar da ona…

Ben de yanında oturup, bazen kurgu, bazen gerçek, hikayeler anlatıyorum Anneme, ne dediğimi bilmediğini bildiğim halde…

Dışarıda kıyamet kopuyor be Anne!

Babalar Anneler evlatlarından, evlatlar dedelerinden kaçıyor!

Kıyametin fragmanı gibi yaşananlar!

 

Gezemiyorlar diledikleri gibi taptıkları dünyayı, ezemiyorlar paralarını, tuzu kurular, haramzadeler…

Fakirler bildiğin gibi, kendilerini bildikleri günden beri hep karantinadalar, salgın ne ki…

İçimizdeki tuzu kurular yüzünden, gözü yaşlılar da yanmıyormuş Anne!

Bilmiyor, niye sokaklar boş, salgın olmuş dünya can derdine düşmüş haberi yok!

Ne büyük lütuf sahibisin Allah'ım!

Bir acıya daha katlanacak yüreği yoktu Annemin ve hep sinematoğrafik bir hayatım olsun istemiştim!

Duaları, sözleri ciddiye alıyor Mevla… Tarkovski sekansları gibi halimiz!

Bazen tv karşısına oturtuyorum, belki hatırlar diye en sevdiği insanı!

Sağlığında söylerdi! "Siz evlatlıktan sınıfta kaldınız, Benim evladım artık Recep Tayyip Erdoğandır" diye

Sabah akşam her Memleket annesi gibi dua ederdi Reise!

Bizi hatırlamıyor artık! Ablamı beni…

Bazen tv karşısına oturtuyorum ki, canı sıkılmasın, ya da belki bir şeyler hatırlar filan diye.

Recep Tayyip Erdoğan'ı tv de gösterip soruyorum,

"Tanıyor musun bu insanı" diye

Müstehzi gülümsüyor bana Hidayet hatun,

‘’aklımla, kalbimle alay mı ediyorsun’’ der gibi…

1991'in 22 Temmuz’unda bir gece Müslüman olduğum günden beri ilk defa dışarıya çıkmış ve kardeşlerimle tanışmaya karar vermiştim.

Nihayet yokuşu tırmanmış, randevumun olduğu yere, Kazablanka'ya gelmiştim!

Fas’ta değildik, Ne ben Humphrey Bogart’ttım ne de buluşacağım kişi Ingrid Bergman’dı ,

Ne bir şarkıyı "bir daha çal sam" diyen bir kadın, ne de çalan bir Louis Armstrong vardı ortalıkta!

1940’lı yıllarda Zeki Müren’in bile çıktığı bir gazino iken,  sonradan pavyon olan

nihayet bir Müslüman girişimci tarafından alınıp, düğün salonu ve toplantılara kiraya verilen bir yerdi Kazablanka

İşte yeryüzünde inananların en büyük şiarıydı bu!

Başkaları yeryüzünde devrim adına yakarlar, yıkarlar geçmişe, geleneğe dair ne varsa!

 Biz yıkmayız maziyi! Tertemiz yıkar paklarız, geçmişe kara çalmadan!

Pirinçten taş ayıklar gibi, hesabi olanı hasbi olandan ayıklar ve yeniden inşa ederiz geleceği!..

Salonun dışarısı kalabalıktı! Çarşaflı sakallı insanlardı çoğunluğu.

Bakan kem gözler için ise, Salih Tuna'nın “Kara geceler efendim oyunu” gibiydi!

Herkes kendi çağından sorumluydu!

Nasıl anlatıyorsa Babalarımız, dedelerimiz, Kur’an’ı okuyup tefekkür etmenin, Müslüman olduğunu dillendirmenin yasak olduğu 30’ u 40'lı yılları…

80 ve 90'larda da bizim payımıza da bu düşmüştü işte!

Laik ve Atatürkçü olmanın zorla dayatıldığı, Müslüman gibi yaşamanın merdiven altına itildiği yıllar

‘’Onlar bir ümmeti geldi geçti! Onların kazandıkları onlara sizin kazandıklarınız sizedir…’’

Bakara/141

Eskiden nasılsa mümin olmanın bedelini ödemek, 80'li ve 90'lı yıllarda da, bütün hayatını Allah'a göre yaşamak bedel ödemekti!

Çevrenden, mahallenden kovulmaktı! İşsiz aşsız ve aşksız kalmaktı!

Öyle twiterda linç yemek gibi steril değildi, apaçık linç yiyordunuz, canınıza bir şey gelmese, malınızı, yoksa özgürlüğünüzü linç ediyorlardı…

Özel televizyonlar yeni kurulmuş, kara para aklamak için astronomik rakamlar ödeniyordu sanatçı müsveddelerine!

Dindar yazarları televizyonlara çıkartıp sorguya çekiyorlar ya da alay ediyorlardı!

Aynı yıllarda ailemizde, kardeşlerim ve ben nihayet bir mümin gibi yaşamaya karar vermiştik ve dönüp dolaşıp Babamızın ve Annemizin sözüne gelmiştik!

Babam ve Annemin sabrıyla olmuştu hidayetimiz!

Biz kendimizden vazgeçmiştik ama onlar bizden vazgeçmemişlerdi!

Yusuf İslam (Cat Stevens)ın ‘’father and son’’ şarkısı gibiydi halimiz!

Ablam, bir gün bana, hep böyle itikafta mı yaşayacaksın, kalk bir işe yara demişti!

"Sanatçıyım diye geçiniyorsun da, biliyor musun peki Müslümanların da sanat yaptığını!

Tiyatro yapıyorlar, şarkılar, filmler yapıyorlar haberin var mı?" diye çıkışmıştı!

‘’Ey örtüsüne bürünen kalk ve uyar’’ diye anladım…

Şimdi, ödenmesi gereken bedelleri birlikte ödeyeceğim kardeşlerimle ilk tanışmamıza gelmiştim.

Usulca içeri girdim…

Salon hınca hınç doluydu ama hınçlı değil kederliydiler!

Aslında yeni kardeşlerimi tanımak yanında, Hasan Nail Canat adında bir Tiyatro sanatçısı ile tanışmaya gelmiştim!

Meğer kendisi, Üstat Necip Fazıl’ın dizinin dibinden ayrılmayan biriymiş!

Babasının isteği mühendis olmasıymış ama Üstat bir gün kendisine, "Hasan Nail, sen tiyatro yapacaksın" sözünü emir telakki etmiş ve yıllarca solcu materyalistlerin egemenliğindeki tiyatro alanında, iğneyle kuyu kazar gibi mücadele verirmiş…

Bitmek tükenmek bilmeyen turnelerde, hayatında hiç tiyatro görmemiş mütedeyyin insanlara, kendi yazıp yönettiği oyunları oynarmış.

Üç beş kuruş telif ödenen çocuk kitapları yazarmış…

Karşılığında ise, aç gözlü organizatörlerden ne kadar hakkını alabildiyse artık, zor bela ev geçindirmeye çalışan bir sanat işçisiymiş kendisi...

 Oturacak yer olmadığı için, salonun en arkasında duvara dayadım sırtımı ve hem seyirciyi, hem de oyunu izlemeye başladım!

Oyun başlamıştı ama salonda hala uğultu vardı!

Bebekler ağlıyordu, bazı çocuklarda düğün salonundaymış gibi cıvıldayarak koşuyordu!

Agnostik olduğum zamanlar da, laik çağdaş tiyatro üstatlarımızın en kızdığı şeydi,

seyircinin pür dikkat oyunu izlememesi! Hele oyuna çocukla, bebekle gelmek kabul edilir şey değildi!

Hayatın içinden kovdukları ve öz yurdunda parya ya mahkum ettikleri insanların, kreş nedir bilmediklerini, bilseler bile kreşe çocuk gönderecek imkanları ve istekleri olmadıkları umurunda değildi elbette…

Çağdaş ve laik tiyatro erbabı, görselerdi bu manzarayı, hiç acımaz,

Kübalı işçilerin 1 dolara sardıkları 200 dolarlık havana purolarını tüttürürken,

 "Gelmesinler kardeşim, seyretmesinler tiyatro filan" derlerdi kesin.

Sahneye ve oyuna odaklanmaya çalıştım…

Dekor, Ramazan şenlikleri kadar amatör, oyunculuklar lise müsameresi gibiydi.

Bir tek oyun ve Hasan Nail ayaktaydı ve izlemeye değer kılıyordu.

Sonradan yaşayarak öğrendim ki, herkes Hasan Nail kadar fedakar değildi ve

hiç kimse çocuğunu, tiyatro gibi akibeti ve itibarı olmayan bir işe göndermiyordu!

Hasan Nail Canat da, bu işe amatörce ve geçici olarak ilgi duyanlardan bir ekip oluşturmuş, ekip işi öğrenmeden sürekli değişiyor, yerine yenileri geliyor ve böyle tiyatro yapmaya çalışıyorlardı!

Oyunun her güzel repliğinde alkış yerine tekbir çekiliyordu!

Her tekbir bir saygı duruşu kadar sürüyor, oyuncular esas duruşa geçiyor ve alkış almışcasına mağrur bekliyordu.

Başarıda zafer de Allah'ındır!

Ve övgülerin tamamı Allah'a mahsustur ayeti gibiydi manzara!

Öyle demişti çok sonra bir gün, eskiden tanıdığım bir ateist,

"Zamane sanatçıları gibi Rabbiniz! Övgülerin tamamını kendisinin olsun istiyor!"

Dedim, "Allah kimseye kaldıramayacağından fazla yük yüklemez ibiş!

Cefası da, sefası da kaldırabileceği kadardır!"

Daha dünyalık bir övgüde bile kendini kaybedenler, nasıl kaldırsın Allah'a ait olan övgüleri!

Bu rahmettir kuluna, Allah'a kulluğu küçümseyip, kendine kulluk edenlerin, nefsine tapanların anlayabileceği bir şey değildir!

Biz onun Allah olduğunu, hiç bir şeye ihtiyacı olmadığından anladık, övgü ne ki…

Bütün alem Allah'ı eleştirse de alkışlasa da, güneş doğuyor, yağmurlar yağıyor, ekinler bitiyor işte!

91 yılının sıcak bir Temmuz'unda, Kazablanka'da güneş doğuyordu…

İlk perdeyi, eski kafamdan kalan tortularla, eleştirel ve memnun olmayan, çağdaş ve kibirli bir gözle izledim.

Sonra öyle içime işledi ki tekbirler ve ağlayanlar,

Bembeyaz sayfamdaki ilk günahımdı, hemen oracıkta ilk tövbemi ettim.

İkinci perdeyi hüsnü zanla izledim!

Ayrıntılarda takılmayıp maksadı görmeye çalıştım!

Fili tanımlamayı bırakıp, filin menziline baktım!

Yol üzerindeki taşları kaldırıp, yolu açmaya çalıştım!

O günden beri de hiç değişmedi bu bakışım!

Yürünmek içindi yol, yürüyenleri çağırıyordu yoluna…

Yürümekten yorulup, yürüyenleri çekiştirenlere göre değildi!

Yürümeye gözü yemeyip, yürüyenlere çelme takanlara göre değildi!

Kuş ölürdü uçuşu kalırdı

Bir bedene ve onu meydana getiren organlara benzetirim hep bir memleketi…

Beyni de var, kalbi de, midesi de bağırsağı da…

Biz neresiyiz diyecek insan!  Ve ne işine yarıyoruz bu memleket dediğimiz bedenin!

Ağzı da olursun kıçı da hiç sorun değil, her ikisi de olmadan yaşayamaz bir beden nasılsa!

Eşyayı yerinden etmek zulümdür ya hani,

Ağzıyla götünün yeri değişmesin mesele kalmaz vesselam!

Bir insana ve bir memlekete bakar gibi bakarsın bir gün kendine aynada…

Dersin, "Her şeye burnumu soktuğum için burnum kötü belki ama, güzel baktığım için gözlerim güzel en azından"...

Bir insan da, bir kadın da, bir memlekette böyle sevilir…

Sevgiye dahildir kusurlar!

Kusurlarıyla seversen bir şeyi,

Ne büyük nimet olduğunu anlarsın kusursuzluğun!

Her aşıkın maşuku olur o dem kusursuz olan…

Oyun bitti, kulise gittim ve tanıştım Hasan Nail ağabeyle…

Yetişmiş bir oyuncu bulduğu için çok sevinmişti Hasan Nail Canat

Seni bir tanıyalım dedi Hasan ağabey, her şey olacağına varır…

Sonra sessizlik oldu bir adam çıktı sahneye!

Salonda çıt yok! Az önce ağlayan bebekler, oynayan çocuklar susmuş!

Dedim "Kim bu Hasan abi?"

"Partiyi bölen adam" diyorlar bir çokları!

Az sayıdaki bizlerse, geleceğimizi kurtaracak adam diye bakıyoruz!

Fili görüyoruz, kulak ya da hortum değil!

Memleketin kalbini görüyoruz…

Sene 91'di, çok sıcak bir Temmuzdu,

"Bir toplum kendini değiştirmezse, Allah da onların hakkındaki hükmü değiştirmez!"

Ayetlerini okuyordu konuşmasına başlamadan, yolu uzun kendi uzun bir adam

Önceki ve Sonraki Yazılar