Tarihe Gömülen Değerler

 

Devletleri güçlü kılan değerler vardır.

Devletlerin güçlü kalabilmeleri için bu değerleresahip çıkması önem arz eder.

Bu değerlerden biri de millî geleneklerdir.Geleneklerine sahip çıkan milletler her daim muteber kalırlar.

Millet olarak köklü mirasa sahip geleneklerimiz mevcuttur.

Nice devletler kurarak, nice azametli devletlerin tarihin tozlu sahifelerinde yok olmasına öncülük ettik. Kurulan her devletle yeni tecrübeler kazanmış, yeni değerlerin sahibi olmuşuz. Kurulan her devlet, tarihe karışan devletlerin tecrübelerinden istifade etmiş, geleneklerini devam ettirmiş, bunun neticesinde de dünyaya yön vermiştir.

Selçuklular geçmişini unutmamış, geçmişinden kazandığı tecrübeyle dünyaya hükmetmiştir. Selçukluların ardından Osmanlı devleti kurulmuş, Selçukluların değer ve tecrübelerinden istifade ederek ulu çınarın şanlı geleceğinin temellerini inşa etmişlerdir

Ve Osmanlı yüzyıllarca dünyaya hükmetmiş, Devlet-i âlî Osmanî olmuştur.

Selçuklular ve Osmanlı, devleti insan üzerine inşa etmiştir. Her iki devlet, Şeyh Edebali’nin “İnsanı yaşat ki devlet yaşasın” anlayışı ile hüküm sürmüştür.

Selçuklu devleti sosyal değerlere önem vermiş, insanın huzurunu ön planda tutmuştur.

Yolculuk yapan kişi mola için kervansarayda konaklardı. Sultanlar ve devlet adamları tarafından inşa ettirilen bu vakıf yapılarında yolcular üç gün boyunca kervansaray kurucusunun misafiri sayılır, yemeğini yer, ihtiyacını giderir, hayvanını besler ve hiçbir ödeme yapmazdı. Ancak üç günden fazla kalırsa ücret ödemeyebaşlardı.

Bu durum bize, “Misafirlik üç gündür” sözünü hatırlatmıyor mu?

“Misafirlik” müessesesinin günümüzdeki hali pürmelali bizi hazin düşüncelere sürüklemekte, ecdada hasretle özlem duymaya yönlendirmektedir.Yolcu, konaklama tesisine veya havalimanına uğradığında bırakın ücretsiz konaklamayı iki kat, üç kat hatta bazı yerlerde daha yüksek tarifelere muhatap olmaktadır.

Selçuklu veOsmanlı döneminde insan merkezli bir anlayış hâkimken, günümüzde madde merkezli bir anlayışın hâkim olduğunu görmek, özel yeteneklere sahip olmayı gerektirmemektedir.

Devletin değer verdiği bu anlayış, bireylerin de düşünce ve karakterine tesir etmiştir.

Osmanlı döneminde seyyar satıcılık yaygındı.

Yoğurt satıcısı bir mahalleye uğramış, yüksek sesle elindeki ürünü satmaya çalışıyordu.

Evin adamı, hanımına yoğurt alınması telkininde bulunması karşılığında hanımının:

“- Bey! Yoğurt ihtiyacımız yoktur” cevabına adamın verdiği karşılık dikkate değerdir:

“- Hanım! Senin ihtiyacın yoktur ama satıcının ihtiyacı vardır.”

Zira satıcının ihtiyacı olmasaydı mahalle mahalle dolaşmazdı. Bunu bilen Anadolu insanı, satıcının boş dönmemesi için, ihtiyacı olmamasına rağmen alışverişini yapardı.

Bu ince düşünceye günümüzde ziyadesiyle ihtiyacımız vardır.

Bu örneklerin temeli daha önceki devletlere, nihayetinde de İslam’a dayanmaktadır.

Ne yazık ki günümüzde, devletler ve milletler, insan merkezli değil, madde merkezli iktidarlar kurmayı tercih eder duruma gelmişlerdir. Paranın, insan huzuru için kullanılması gerekirken, acıdır ki para kazanmak için insanlar ve duyguları kullanılmaktadır.

İdeali ve millet karakteri bulunan hiçbir devleti, geçmişiyle bağlarını koparmak için mücadele ettiğini göremezsiniz.

Acıdır ki, Osmanlı devletinin tarihe karışmasının ardından, Osmanlı ile aramızdaki bağlar koparılmak istenmiş, bu bağları koparmak isteyenler büyük oranda da başarılı olmuşlardır.

Yakın geçmişimizde devleti yönetme görevini üstlenen ama devlet adamlığı vasfından yoksun bir yöneticimizin,“Osmanlıyı unutturmak mecburiyetindeydik”şeklindeki beyanatı, ecdadımızla aramızda bulunan bağın kesilmesi yönünde ciddi bir mücadelenin yapıldığını haber vermektedir.

Bu milletin çocuklarına, son padişah Sultan Vahdettin “hain”, Avrupa’ya diz çöktüren cennetmekân Abdülhamit Han “Kızıl Sultan” diye öğretilmişti.

Bu ve benzeri söylem ve düşünceler, bize ecdadımızdan ulaşması gereken kültür, örf, gelenek ve değerlerin yok olmasına sebep olmuştur. Neticesinde, tarihinden, tarihi değerlerinden koparılmış bir millet oluşmuştur…

Kısacası; yozlaştırıldık!

Son dönemde, ecdadımızla aramızda köprülerin yeniden inşa edilmeye çalışılması, gelecek için ümit vermektedir. Köprülerin kurulması görevi öncelikle devletin görevi olmakla birlikte, neslin buna hazırlanması hususunda anne-babaların da sorumluluğu büyüktür.

Osmanlı’dan öğrenip uygulamamız gereken çok şey vardır. Hatta Selçuklu ve önceki Türk-İslâm devletlerinden de…

Yükümüzün farkında olalım!

Önceki ve Sonraki Yazılar