Sorunlar, Sünnetsizlerin Piyasaya Sürülmesiyle Başladı!

Gündemi, sünnetsizlerin başını çeken Mustafa Öztürk belirledi!

Sünnetsiz olan, yani Hz. Peygamber (s.a.v)’in sünnetlerini, hadislerini reddeden tayfadan bahsediyoruz.

Sayıları azımsamayacak kadar çok olan bir tayfa…

Bunları tarihin her döneminde görmek mümkündür. Çünkü bunlar,  Hz. Peygamber’in İslam’ı tebliğ etmeye başladığı ilk günden itibaren karşı cephenin içine dâhil olmuşlar, İslam’ı ifsat etmenin mücadelesini vermişlerdir.

Yazının başında şunu belirtelim. Karşı cephenin içinde bulunmak bazen bilerek veya isteyerek, bazen farkında olmadan, bazen mecbur bırakılarak, bazen kompleks sebebiyle, bazen eziklikten, bazen de cehaletten kaynaklanabilir.

Mezkûr tayfanın taktiği her dönem benzerlik göstermektedir.

İlk aşamada;bunlar İslami kesimin arasına girerler veya girdirilirler. Ya temelden yetiştirilirler ya da donanımlı, yetenekli ve etkin olan seçilirler.

İkinci aşamada; kendilerini topluma kabul ettirdikten ve güven sağladıktan sonra kafalarda soru işareti bırakacak konuları tartışma haline getirirler, toplumda muteber bir konuma ulaşırlar ve etraflarında ciddi bir taraftar kitlesi oluştururlar.

Üçüncü aşamada;mezhepleri tartışmaya açarlar ve açtılar. Neymiş, mezheplere gerek yokmuş. Hz. Peygamber zamanında mezhep mi varmış vb. söylemlerle mezhepler arasında bir anlaşmazlık, ardından mezhepler üzerinde bir güvensizlik oluşturma yolunu izlerler.

Dördüncü aşamada;İslam dininin belkemiği olan hadisleri, uydurulan hadisler üzerinden yola çıkarak Müslümanlar arasında tartışmaya açarlar ve hadislerin tümünün uydurma veya gereksiz olduğu algısını oluşturma gayreti içinde olurlar.

Hadisleri etkisizleştirme hesabını yapanlar, “Kur’an bize yeter” sloganını kullanırlar. Bu çok sakat ve çürük bir söylemdir. Çünkü hadis ve sünnet olmadan İslam olmaz. Bu durum uzun bir mevzu olmakla birlikte, hadis ve sünnet olmadan namazın kılınmayacağı örneğini verelim. Zira Kur’an’da namaz emri vardır ama nasıl kılınması gerektiği hadis ve sünnetten öğrenilmiştir. Birçok emir ve yasakta da durum bu şekildedir.

Aynı familyanın ürünü olan Mustafa İslamoğlu’nun, Hz. Peygamber (s.a.v)’in isminin anılmasından sonra salavat getirilmesini, Allah (c.c)’ın isminin anılmasından sonra Allah’ı yücelten “CelleCelâlüh” ifadesinin kullanılmasını “yağcılık” olarak ifade etmesi Allah Teâlâ’yı ve Hz. Peygamberi insanların gözünde değersiz kılma adımlarından biri değil midir? Hâlbuki bu şahıs, bir TV programında kendisine “hocam” ilavesiz “Mustafa” diye hitap eden moderatörü, saygısızlık yaptığı gerekçesiyle sahibi olduğu kanaldan kovmuştu.

Beşinci aşamada;mezkûr tayfa hadis ve sünnetin toplum gözünde zayıfladığını, mezheplerle yeterince kargaşa ürettiklerini düşündüklerinde, saldırının hedefine Kur’an-ı Kerim’i yerleştirirler!

İşte tam bu noktada, Türkiye’nin muteber İslam ilimleri merkezlerinden biri olan Marmara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi’nde yıllardır hocalık yapan Prof unvanlı Mustafa Öztürk kendini gösterdi. Ya harakiri yapmıştır veya mezkûr tayfa Öztürk’ü yem olarak kullanmış, yeni bir planı uygulamaya sokmuştur. Her iki durumda da bu tayfanın ne kadar tehlikeli olduğu gözler önüne serilmiştir.

Konuya yabancı olanlar için Mustafa Öztürk’ün kullandığı ifadeleri yazmakta fayda vardır.

Sabık öğretim üyesi, Kur'an-ı Kerim ayetlerinden örnekler verip kendince yorumunu yaparak “Kur’an, Allah’ın kitabı olamaz” şeklinde ifadeler kullanmış, Kur’an ayetlerine insan elinin müdahale ettiğini, Hz. Peygamber’in Kur’an’ı kendine düşüncesine göre yazdığını dile getirmişti.

Yani, proje ayaklarının İslam ve Kur’an-ı Kerim için gelebilecekleri en son nokta…

Peki, “Kur’an, Allah’ın kitabı olamaz”ifadesinin kullanılması bizi şaşırttı mı?

Asla!

Çünkü sünnetsiz hadis düşmanlarının varacağı en son nokta budur.

Ülkemizde ve İslam toplumunda bu familyanın çok örneği vardır. Mustafa Öztürk’ün yeni planlar için kurban seçildiğini düşünüyorum.

Bir düşünelim! Mustafa Öztürk’ün yıllardır manevi zehir enjekte ettiği gençler nerededirler? Hangi konumdadırlar? Almış oldukları zehre panzehirle karşılık verememişlerse o zehri sonraki nesillere aşılamaya devam etmeyecekler mi?

Bugün üzerinde konuşulması gereken konu budur!

Bir kişiye görevinden el çektirmeyle her şeyin güllük gülistanlık olduğunu düşünüyoruz.

Biz, çatının evin içine su akıtması sebebiyle odanın içindeki halıyı değiştirmekle meşgulüz. O halı ne kadar değiştirilirse değiştirilsin, çatıdaki delik kapatılmadıkça o halı ıslanmaya devam edecektir. Bizim uğraşımız da heba olmaktan öteye geçemeyecektir.

Bugün çatıda delik vardır. Hadisi reddeden bir ekol oluşturulmuş ve bu ekol yıllardır gençlerimize süslü çanaklar içinde servis edilmiştir. Yapmamız gereken, sürekli halıyı değiştirmek yerine çatıdaki deliği kapatmaktır. Yani, hadis ve peygamber karşıtlığı ile başlayan ve sonunda Kur’an’a ulaşan tayfayı etkisiz hale getirmektir.

Peki, kolay bir iş midir bu?

Kolay değildir kesinlikle… Ama imkânsız da değildir.

Meselenin ciddiyetinin farkına varıpmilletçe ortak hareket edilirse, İslam tahripçilerinin üstesinden gelinebilir. Bu mücadelenin en önemli halkasını idareciler ve dini alanda otorite sahibi olan kişiler oluşturmaktadır. Yani idarecilerin veİslam âlimlerinin riske girmeleri, fedakâr davranmaları gerekir.

Burada şunu belirtmek gerekir ki, makam peşinde koşan, mesai arkadaşının kuyusunu kazma uğraşında olan, siyasi veya ekonomik rant devşirme hesabı yapan akademisyen veya alimlerin oranının yüksek olduğu bir ülkede, zikretmiş olduğumuz mücadeleden galip gelmek mümkün değildir.

Kaliteli, olgun, İslam’a hadim akademisyen veya âlimin yetişebilmesi, yetenekli, bilinçli, samimi, inancından taviz vermeyen, ana gayesi Allah rızası olan gençlerin İslami ilimlerde tahsil görmelerinin sağlanmasıyla mümkün olacaktır.

Netice olarak; biz Kur’an’a sahip çıksak da çıkmasak da, mücadelemizi yapsak da yapmasak da Allah Teâlâ, Kur’an-ı Kerim’in muhafazasını yapacağını ilan etmiştir: “Kesin olarak bilesiniz ki bu kitabı (Kur’an-ı Kerim’i) kuşkusuz biz indirdik ve onu mutlaka koruyan da yine biziz.” (Hicr Suresi 15/9)

Müslüman, İslam tahripçileri ile mücadelesini yaparsa sadece üzerine düşen görevi yapmış, sorumluluğunu yerine getirmiş olacaktır. İhmal ederse, yevmi mahşerde hesabını veremeyeceği bir vebalin sahibi olacaktır.

Önceki ve Sonraki Yazılar