Sinsi örgüt: Misyonerlik -II-

Hedefe başarılı bir şekilde ulaşabilmek için mutlaka bir yol haritasının oluşturulması gerekir. Misyonerlerin de hedeflerine ulaşabilmeleri için takip ettikleri yol haritaları vardır. Bilmemiz gerekir ki buna harfiyen riayet etmektedirler. Sabırla ve sinsice…

Misyonerlerin yol haritasının başında, İslam alemini yok etmek için aralarına fitne sokmak gelir.

Aynı zamanda bir casus teşkilatı olan Misyonerliğin sabık başkanlarından, Osmanlı Devletinde de misyonerlik yapmış olan Hempher bu konuyu şöyle dile getirir: “Eğer sen İslam ülkelerinde Sünni-Şii kavgasını başlatabilirsen, Büyük Britanya’ya en büyük hizmeti yapmış olacaksın.”

Gücünü büyük oranda birlik-beraberlikten ve kardeşlik ruhundan alan İslam toplumunu çökertmenin en kısa yolu, Müslümanlar arasında tefrika oluşturmaktan geçer. Şia her ne kadar tartışılır bir mezhep olsa bile, kavganın oluşması durumunda Müslümanların genelinin bundan zarar göreceği aşikardır. Bu kavgaya son derece önem verdiklerini misyoner Hempher açık açık itiraf ediyor: “Bir gün misyoner toplantısında, “Bu Müslümanlarda zerre kadar akıl olsa, asırlar önce geçmiş olan Sünni-Şii ihtilafını kaldırır, onları mazide bırakır ittifak kurarak birleşirler” dedim, başkan hemen sözümü keserek! “Senin görevin bu ihtilaf ateşini körüklemektir; Müslümanların nasıl birleşeceğini göstermek değil!” dedi.

Misyonerlik her ne kadar Hıristiyanlığı yayma faaliyeti olarak açıklansa bile temelinde sömürgeciliğin yattığını söylemek mümkündür.

Kenya’nın ilk başbakanı Kamau Kenyatta’nın tespiti bu görüşü gözler önüne sermektedir:

“Misyonerler bizim topraklarımıza geldiğinde İncil onların, topraklar Afrikalıların elindeydi. Bize gözü kapalı dua etmesini öğrettiler. Neden sonra gözlerimizi açtığımızda, İncil bizim, topraklarımızsa onların olmuştu.”

Sadece Kenya başbakanı değil, birçok kişi ve akademisyen bu tezi desteklemektedir. İngiltere’nin Cambridge Üniversitesi Kilise Tarihi Öğretim Görevlisi ve uzmanı Prof. Dr. Jonathan Rilay Smith, misyonerlik faaliyetlerinin asıl hedefinin Ortadoğu’nun zenginliklerini elde etmek ve Müslümanlarla değerleri arasında mesafe koyup onları İslam’dan uzaklaştırmak olduğunu itiraf eder.  

Günümüzde Hıristiyanlığın kapitalizmin emrine girdiğini görmek zor bir durum olmasa gerek… Dünyanın her tarafına misyoner göndermenin ekonomik bir gücü gerektirdiğini, bu gücün birileri tarafından finanse edildiğini her akıl sahibi idrak edebilecek durumdadır. Ancak sinsi güç, misyonerliği soyut bir Müslümanlık-Hıristiyanlık savaşı olarak dünyaya servis etmiştir. Halbuki misyonerlik, kapitalizmi saklayan maskeden başka bir şey değildir. 2016 yılında gitmiş olduğum Ruanda’da Müslüman toplumun ileri gelenleri bize, “Hıristiyanlar Müslüman ailelere gelir ve onlara, Hıristiyanlığı kabul etmeleri durumunda kendilerine her türlü ekonomik imkanın sunulacağı, çocuklarının istedikleri okullarda okutulacağı” teklifini sunduklarını söylemişlerdi. Bu tekliflere her bölgede rastlamak mümkündür.

Özellikle Afrika ülkelerinde su kuyusu açtıran misyonerler, kuyudan yararlanma şartlarından ilkini Hıristiyanlığı kabul etme olarak belirtirler. O bölgelerde suya olan ihtiyacın büyüklüğü düşünüldüğünde, ileri sürüler şartın ne kadar önem arz ettiği anlaşılır. Tam burada İslam’ın mükemmelliği ortaya çıkar. Müslümanlar da su kuyusunu inşa ederler ve bölgede yaşayan tüm insanların, hatta hayvanların hizmetine sunarlar, ayrım söz konusu değildir…

Avrupa, Hıristiyanlığın yayılmasına karşı en büyük engelin Türkiye olduğunu düşünür. Bu sebeple Batılıların Türklere karşı her zaman önyargıları olmuştur. Hitler’in baskılarından kaçıp 1930’lu yıllarda Türkiye’ye gelen, İstanbul Üniversitesi İktisat ve Hukuk Fakültelerinde maliye ve iktisat derslerine giren, 1952 yılında Almanya’ya dönüp Frankfurt Üniversitesinde  rektörlük de yapan, Alman Prof. Dr. Fritz Neumark’a Avrupalıların Türkleri niçin sevmedikleri sorulmuş, o da şu cevabı vermiştir:

“Asırlardır Kilisenin  Türk ve İslam düşmanlığı Hıristiyanların hücrelerine sinmiştir. Sebeplerine gelince; en başta Müslüman olduğunuz için sevmezler ama Hıristiyan olsanız da size düşman olarak bakmaya devam ederler. Çünkü sizler hangi kimliğe bürünürseniz bürünün, her zaman onların korkulu rüyasısınız. Sizi silahla yenemeyenler, sizleri kendilerine benzeterek hakimiyet sağlamaya çalışırlar. Böylece kendilerini İslamiyet tehlikesinden korumuş olacaklar.

Sizler gerçek hüviyetinize döndüğünüz zaman Avrupa’nın refahı ve medeniyeti yıkılır. Bunun için sizler Avrupa’nın tarihi düşmanısınız ve daima düşman olarak kalacaksınız.

Selçuklu ve bilhassa Osmanlı, İslamiyet uğruna  her şeyini feda etmeselerdi, İslamiyet bugün belki sadece Hicaz’da varlığını devam ettirirdi. Kaldı ki Vahhabiliği kuranlar da, İngiliz sömürge Bakanlığının adamlarıdır.  Batı her yerde yetiştirdiği adamları vasıtasıyla İslamiyeti sapık inançlara kanalize etti. Bütün bunlara rağmen Osmanlı’nın inancını bozamadı. Osmanlı, bünyesinde bozuk düşünce, bozuk mezhep barındırmadı. Evet, Kilise sizlere kin kusmaktadır. Ve sebepleri bunlardır.”

Avrupalı bizim için böyle düşünüyor. Bu sebeple de önlerindeki engelleri aşabilmek için Türkiye’nin dönüştürülmesi gerektiğini düşünüyor.

Almanya’da görev yaptığım dönemde, uzun yıllardır Almanya’da bulunan bir arkadaşım, aile dostu olan bir Alman Profesör ile aralarında geçen muhabbeti anlatmıştı.

Babasının Türkiye’de Alman okulunda öğretmenlik yaptığı bu profesör sürekli Türkiye’ye gelir ve belli bir dönem kalırdı. Her gelişinin ardından arkadaşıma Mardin, Diyarbakır veya Bitlis seyahatlerini anlatırmış. Bir seferinde arkadaşım ona, “Türkiye’nin bu bölgelerden ibaret olmadığını ve İstanbul, Ankara veya Konya’yı da gezmesi gerektiğini” iğneli bir şekilde söylemiş. O ifadesinden sonra aile dostu olan profesör, arkadaşımla olan bağlarını koparmış, ilişkileri sona erdirmiş.

Rahatsız olmuş profesör. Çünkü Türkiye’ye geliş amacı belliydi… Misyonerlik faaliyetinden başka bir amacı yoktu. Bu sadece bir örnek…

Misyonerlik ve Dinler Arası Diyalog birbirini tamamlayan iki çalışmadır. Dinler Arası Diyalog şirin bir hüviyete büründürülüp Müslümanların önüne sürülmüştü… Kaldı ki Vatikan tarafından  başlatılan “Dinler Arası Diyalog” faaliyeti  Pavlus’un  İncil’i  yayarken uyguladığı taktiklerin bir devamı olarak  görülmektedir. Batılı bu taktikle bayağı da yol almıştı.

Dinler Arası Diyalog ile Müslümanlar kiliseye alıştırılmış oldu.

Yine kendi yaşadığım bir örneği vermek istiyorum. Bir gün görev yaptığım caminin dernek yetkilileri bana gelerek, kilise ile bir program protokolü hazırlanması gerektiğini söylemişlerdi. Gittik… Bölgenin en büyük kilisesi olan Plön Kilisesi’ne gittik. Her iki taraftan heyetler vardı. Bizim tarafın heyeti benim önderliğimde cami dernek heyeti… Kilise tarafında ise üç dört papaz, bölgenin ileri gelenleri, edebiyatçılar, hatta senatörler bulunmaktaydı…

Arkadaş bana tercümanlık yapıyordu. Kilise heyeti icra edecekleri çok geniş bir program belirlemişti. Konuşmalar, şarkı benzeri leedler, ilahiler, gösteriler vs, uzunca bir program…

Sıra bize geldi… Bize yapılan teklif: Bir aşır okunacak ve Almanca meali yapılacak… Bu kadar! Nitekim daha önceki yıllarda program sürekli bu şeklide tekerrür etmişti…

Söz sırası bana geldi ve konuşmaya şu soru ile başladım: “Programı beraber mi yapıyoruz. Yoksa bizi katılımcı olarak mı davet ediyorsunuz?” Karşı heyet şaşırmıştı. Böyle bir soru beklemiyorlardı. Aralarından biri programı birlikte hazırlayıp sunacağımızı söyledi. Ben devam ettim: “O zaman, sizin konuşmacılarınız varsa bizim de konuşma hakkımızın olması gerekir. Siz leed söyleyecekseniz biz de ilahi hazırlayıp okutalım…” Her ne kadar kilise programı kadar dolu içerikli bir program hazırlayamasak da, isteklerimizi dahil ettirerek oraklaşa bir program yaptık. Faydalı da olduğunu düşünüyorum.

Peki, sonra ne oldu?

Bir sonraki kilise programında beni davet listesi dışına koymuşlardı… Papaz önderliğinde sadece Müslüman cemaatin katıldığı bir program yapılmıştı… Felaket!

Mesele gayet açık! Onlar çalacak ve onlar oynayacak. Müslümanların ayağı kiliseye alıştırılmış olacak… Ardından da Müslümanların asimilasyonu…

Nitekim Vatikan’ın 1999 yılında yayınladığı “Tovards a pastoral approach to culture“ adlı kitapta Dinler Arası Diyalog’un  amacı şöyle açıklanmaktadır.

“Bütün insanlar Hz. İsa’ya döndürülmeli, bütün insanlar vaftiz olarak kilisede birleşmeli ve onun vücudu olan kiliseye girmelidir. Yollar, usuller, metotlar değişir, ama hedef hiç değişmez. Nihai maksadımız bütün insanları Hıristiyanlık dinine sokmaktır.”

Üçüncü bölümde Müslümanların alması gereken tedbirler üzerinde duracağız…

Önceki ve Sonraki Yazılar