İslam’ın Adamı Olmak Gerek, Çıkarın Değil…

Toplumlarda veya bireylerde var olan değerlerin kaynağını oluşturan bir kültür vardır. Fikirler, zikirler, kişilikler, karakterler ve hayat anlayışları buradan beslenir.

Anadolu’nun beslendiği sistem Türk-İslam kültürüdür. Kültürümüz bizim iliklerimize kadar işlemişti. O kadar ki, karşımıza çıkan her sorun veya konuda kültürümüze danışır, uygunsa uygulamasına geçerdik. “Geçerdik” diyorum. Çünkü bu bağ her geçen gün zayıflamaktadır. Hatta birçok yerde kopma noktasına gelmiş veya kopmuştur.

Şunu başta ifade edelim: Tarihiyle ilgisini kesen toplumların gücü, kuvveti sağlıklı ve yeterli ol(a)maz!

Zengin ve güçlü bir tarihimiz ve kültürümüz vardır. Dünya var oldukça neslimizi zinde tutabilecek bir kültür… Ancak muhafaza edilebilirse!

Öyle bir kültür ki, yiyecek lokman bulunmasa dahi seni doyuran bir kültür!

Merhum Erbakan hocamızın ifadesiyle; Bizim davamızda, kimse kendisi için yaşamaz. Herkes kardeşi için yaşar... Menfaati öldürmenin en kolay yolu budur...." Tam da anlatmak istediklerimizi özetliyor bu cümleler…

Bizim kültürümüzde kişiler kendi çıkarı için yaşamaz, kendi çıkarının savaşını yapmaz. Ümmet bilincine, millet anlayışına sahiptir her bir fert, her bir Müslüman…

Allah Teala, kurtuluşa erecek olanların vasıflarını sıralarken bunlardan birini, Onlar ki, zekât vermek için çalışırlar” (Mü’minun 23/4) diye zikreder.

Muhteşem bir anlayış… İşte budur bizim kültürümüz!

Çalış ama insanlığa daha çok faydalı olmak için, daha fazla zekat vermek için çalış.

Tarihimiz, konu edindiğimiz bu durumun örnekleriyle doludur…

Örneğin ilkini ve en kalitelisini hicretten hemen sonra Medine’de görürüz:

Medineliler, Mekke’den hicret eden İslam kardeşlerine evlerinin iki odasından birini, tarlalarının veya bahçelerinin yarısını paylaşmış, yiyecekleri ekmeği bölüşmüştü. Hem de hiçbir maddi karşılık beklemeden…

Benzeri örnekler cihan devleti Osmanlı’da da yaşanmıştı.

Osmanlı bir vakıf medeniyetiydi. O medeniyetin yöneticileri ve bireyleri, kendilerinden çok, çevrelerinde bulunan insanlara faydalı olabilmek için mücadele ederdi. Kurulan binlerce vakfın amacı da buydu zaten.

İstanbul’u fethedeceği zaman, Fatih Sultan Mehmet’in esnafı dolaşması bu örneklerden değil midir?

Fetih öncesi tebdili kıyafetle esnafı denetler İstanbul’un fatihi, milletin fethe hazır olup olmadıklarını gözetlemek için…

İşyerlerinden birine girer sabahın erken saatinde… Bir kalem ürün alır, ikinci kalem ürünü istediğinde çalışan kendisine:

“- Ben siftahımı yaptım. Yan taraftaki esnaf arkadaşın da siftah yapması için ikinci ürünü ondan al” der ve tanımadığı bu müşterisini yan taraftaki komşusuna yönlendirir.

Bir sonraki esnaftan da aynı davranışı görür ve esnaflar arasındaki güçlü iletişimi görüp halkının fethe hazır olduğu kanısına varır…

Hayat felsefesini sadece kendi çıkarı üzerine inşa etmeyen erdemli toplum!

Dünden bugüne…

Bu kültür yaşıyor mu aramızda, bu değerleri önde tutan erdemliler var mı içimizde?

Elbette vardır, zira o ecdadın torunlarıyız…

Ama aramızda, kendi çıkarlarını önceleyen maddiyat düşkünleri türemeye başladı!

Müslümanlar, “Hiç ölmeyecekmiş gibi dünya için, hemen ölecekmiş gibi ahiret için çalışmak gerekir” diye diye hiç ölmeyecekmiş gibi dünyaya yatırım yapmaya başladı.  

Prensip güzel… Hiç ölmeyecekmiş gibi dünyaya daldık ama insanlığımızı, yapılan yanlışlar için ahirete verilecek olan hesabı unutur olduk.

Devlet malı deniz, yemeyen keriz zihniyetini taşıyanlar,

Tüyü bitmemiş yetimin hakkına göz dikenler,

Vakıf mallarına hak etmeden el uzatanlar,

Haksız kazanç sağlama gayreti içinde olanlar,

İhaleye fesat karıştırma yarışına girenler,

İnşa ettiği binanın malzemesinden çalanlar,

Kazancım daha çok olsun diye malının kusurunu saklayarak satanlar,

Daha fazla kazanayım diye alın terine ihanet edenler…

Sadece kendi çıkarı için yaşayan zayıf iradeli bu insanlar, aynı zamanda inanmış oldukları İslam dinine de ihanet etmektedirler.

Para kazanmak için Müslüman diğer insanları aldatır mı?

Asla…

Yazın ortasında soğutma sistemi bulunmayan tankerlerle satılan doğal sütün gön boyu bozulmadan saklanması mümkün müdür?

Asla!

Peki, “doğal süt” diyerek sokak sokak dolaşan satıcılar, sütün bozulmadan saklanmasını nasıl sağlıyorlar?

Çok kolay! Tankere iki bardak “hidrojen peroksit” dökülürse, o süte akşama kadar bir şey olmaz.

“Hidrojen peroksit” denilen şey, kadınların saçlarının rengini açmak için kullandıkları bir kimyasaldır.

Bu kimyasalın yaptığı şey nedir?

Sadece canlıları öldürüyor! Anlayacağınız sütteki tüm canlıları, yani bakterileri öldürüyor. Bunun sonucunda da ortada bozulacak bir süt kalmıyor. Yani “doğal süt” düşüncesiyle aldığımız şey süt özelliğini kaybetmiş bir meşrubata dönüşüyor. Katkının zehirleyici tarafı da bonusu…

Bir çok gıda maddesinde, yasal miktarın üzerinde, insan sağlığına zarar verecek boyutta katkı maddeleri kullanılmaktadır.

Bu arada yasal oran da tartışılır bir durumdur.

Zira alkol de yasaldır ama insan sağlığı için son derece zararlıdır. Hakeza sigara…

İnsan sağılığını tehdit eden ve İslam’ın da yasakladığı bu katkı maddelerini kullananların temel hedefi para kazanmaktır. Birilerinin sağlığına zarar vererek kazanç sağlamak!

Hani Müslüman başkasına zarar vermezdi!

Hani Müslüman şahsi çıkar için yaşamazdı. Üç kuruş fazla kazanayım diye bu yola nasıl başvurabilir?

Bizi dünyaya iktidar kılan değerler göz ardı edildiği zaman, zayıf karakterli kişiler üç kuruş daha çok kazanmanın hesabını yaparlar, insanlığa verdikleri zararı hesap etmeden…

Hızlıca bu duruma doğru kayıyoruz!

Yazımızın özetini, Hz. Peygamber’in güzel sözüyle ifade edelim: “İnsanların en hayırlısı, insanlara en çok faydası dokunandır.”

Mehmet Kumaş

Önceki ve Sonraki Yazılar