Bize Neler Oluyor?

Geçtiğimiz Cuma, namazı,Anadolu’da merkezi camilerden birinde kılmıştım. Cuma vaazını ilin İlahiyat Fakültesi Öğretim üyelerinden bir hocamız yapmıştı. Etkili ve faydalı da bir vaaz olduğunu söyleyebilirim… Allah Teâlâ istifade edebilmeyi nasip eylesin.

Namaz sonrasında dikkatimi celbeden hususlar oldu.

Bu dikkat, belki de misafir vaizi yakından tanıdığım için oluştu.

Namaz bitti, dua yapıldı. Akademisyen vaiz, yanındaki öğretim üyesi arkadaşıyla kalktılar. Mihraptaki cami görevlisi imam, misafir hatibe namazı kabul olması dileğini dile getirerek odasına doğru yürüyüp gitti…

Tuhafıma gitti… Oluşan tabloyu takip etme hissi uyandı içimde!

Misafir hatip, sarık cübbesini bırakacağı bölümü arayıp buldu ve görevliye teslim etti.

Misafirperverlik ve nezaket diye bir değer var bizim kültürümüzde…

Ardından iki öğretim üyesi, deyim yerindeyse, geldikleri gibi gittiler!

Ben beklerdim ki, mihraptaki cami görevlisi odasına geçerken misafir hatibe eşlik etsin. Camiden çıktıktan sonra en azından bir çay ikramında bulunsun. Hiç değilse, misafirlere kapıya kadar eşlik edip uğurlasın…

Hâlbuki Diyanet camiası ile İlahiyat camiası iç içe olan iki kurumdur.

Peki, bu soğukluk niçin?

Bu durumun oluşmasındaki sebebin, her iki kurumun üst kademesinde ciddi ciddi araştırılıp tartışılması gerektiğini düşünüyorum.

Net bir dille ifade etmem gerekir ki, iki kardeşin yakınlığı gibi, ortak hareket ettiği gibi, bu iki kurum, tepeden tırnağa iki kardeş misali hareket etmelidir.

Bu alan ego kabul etmez, enaniyeti kaldırmaz, kompleksi reddeder. Bu ayrıntılara dikkat ederek hareket etmek mecburiyetindeyiz.

Ancak, konuyu tek taraflı değerlendirirsek haksızlık yapmış oluruz.

Bizzat şahit olduğum bir diğer durumu ifade edeyim.

İkinci üniversite olarak, bu dönem İlahiyat Fakültesi İlitam Programı’nı tamamladım. Sınavlar için üniversiteye gitmek mecburiyeti vardı.

İlitam programını oluşturan öğrencilerin çoğunluğunu, halen görev yapmakta olan Din Görevlileri oluşturur.

Bir önceki dönem final sınavlarının ardından, muhabbetimiz bulunan öğretim üyelerinden bir hocamızı ziyaret etmek için özel odasına gitmiştim.Odasının önü kalabalıktı. Etkileyici bir iletişim mevcuttu. Bir kısmı tanışmak için gelmişti. Bir kısmı muhabbet için… Bir kısmı dertleşmek için…

Olması gereken bir tablo…

Odanın hemen dışında beklerken yanımızdan dekan yardımcısı geçti ve hemen bitişiğindeki odaya girdi…

Devamındaki durum ve tutum hayret verici…

Beyefendi odanın kapısını kapattı. Ardından da “krank” diye kilitledi.

Yanımızdan geçen beyefendi selam verme gereği duymadı. Yüzümüze dahi bakmadı. Yüzlerine bakma gereği duymadığı kişilerin Din Görevlisi olduklarınıbilerek...

İçindeki fırtınaları bil(e)miyoruz. Kapıyı kapattıktan sonra kilitleme gereği duymasındaki sebebi de bilemiyoruz.

Ama bildiğim bir şey vardır ki, dekan yardımcısının, öğrencilerin dersine girdiğinde onlara, en değerli ve en saygın makamın “mihrap” olduğunu anlattığıdır.

Bitişiğindeki mesai arkadaşındaki ruh ve heyecan hiç mi etkilemedi?

Her iki camiada gönül köprüsü kurma konusunda ciddi sorunlar yaşamaktadır.

İki örneğe bizzat şahit olduğum için bana dokundu, ağır geldi.

Umarım bunun başka örnekleri yoktur.

Veya “pandemi” sebebiyle mesafeler oluştu deyip rahatlamak mı gerekir!?

Ama bir gerçek var ki, “bir tavanın balıklarıyız.”

Gönül köprülerimizin çok güçlü ve sıcak olması gerekir.

Her iki camia birbirini gönülden kucaklamalı, görenler imrenmeli…

Bizim hedeflerimiz büyük, ideallerimiz iddialı…

Davamız bir, yolumuz bir, ruhumuz bir, istikametimiz aynı…

Nefsimizle, kibrimizle, kısır düşünceyle yol almayı düşünürsek, yolda kalırız

Bize de yazık olur, savunuyor olduğumuz davaya da…

Önceki ve Sonraki Yazılar