Tarihin akışı nasıl değişti?.. Yavuz ve Midilli...

Birinci Dünya Savaşı henüz başlamışken Yavuz ve Midilli ya da Goeben ve Breslau gemilerinin seyrinin Türk harp tarihi açısından önemini o sırada kestirmek mümkün değildi.

Diyebiliriz ki bu gemiler ne zaman Çanakkale ve İstanbul Boğazı'ndan geçerek Karadeniz'e açıldı o zaman yeni sahibinin tarihini de yazmaya başladı. Yavuz ve Midilli'de subay olarak görev yapan Yarbay Th. Kraus ve Yarbay Karl Dönitz tarafından anı formatında yazılan "Kader Gemileri: Yavuz & Midilli" aynı zamanda Osmanlı Devleti'nin Birinci Dünya Savaşı'na giriş serüvenini de anlatıyor. İki Alman gemisinin seyrüseferi, sefer sırasında karşılaştığı tehlikeler, Osmanlı ülkesine girişleri ve burada satın alınmaları ve Ruslara karşı verdiği mücadeleler kronolojik bir biçimde aktarılıyor. İki geminin Karadeniz’deki güç mücadelesi içindeki faaliyetleri Alman subayların gözünden okuyucuya ulaşıyor. Hatıralar, Goeben'in İtalya'da bulunan Trieste limanından kömür aldığı 29 Temmuz 1914'ten itibaren başlıyor. Bu tarih çok önemli bir tarih çünkü Birinci Dünya Savaşı, resmen 28 Temmuz 1914'te başlamıştı.

Gemilere İstanbul’a Gitme Emri Veriliyor

İki geminin istikameti netlik kazanmamışken Fransa ile fiilen savaşa giren Almanya'nın ve o sırada savaşın tarafı olmayan Osmanlı'nın kaderi Goeben ve Breslau gemilerine gelen telsiz emriyle şekillenecekti. Berlin, iki gemiye İstanbul'a gitme emri göndermişti. Fakat gemiler, İstanbul'a sessiz sedasız varma fikrinde değillerdi. Yol üstünde bir yerleri bombalayacaklar, açık denizde düşman gemisi arayacaklar, zarar verebildikleri kadar zarar vereceklerdi. Nitekim Cezayir kara sularında bunu yaptılar. Bu durum savaş gemisi olsalar da onların karşı cephede yok edilmesi gereken gemiler olarak görülmelerine katkı yapmıştır.
Birinci Dünya Savaşı'nın özellikle de bizim açımızdan kritik aşamalarından biri Goeben'in İngiliz gemileriyle karşılaşma anıdır. İki ülkenin birbirine savaş ilan etmesinden kısa bir süre önce meydana gelen bu karşılaşmada herhangi bir ateş açılmamış ve Goeben gemilerden kaçarak kendisini bekleyen Breslau'a ulaşmayı başarmıştır. Gemiler karşılaştığında iki ülke savaş halinde olsaydı sonucunu bilemesek de bombardıman kaçınılmazdı. Fakat Akdeniz'de şartların İngilizler lehine olduğu aşikârdı. Gerek kömür takviyesi gerek üslere yakınlık ve gerekse de muharebe imkânlarının kolaylığıyla düşman gemilerinin işini oracıkta bitirme gücüne sahip oldukları değerlendirilebilir.

Şovenizmin Ağır Havası

Kitabı okumaya başladığınızda daha ilk satırdan itibaren ağır şovenist kokuyu alacaksınız ve gemilerin, içindeki askerlerin, Alman prensiplerinin övüldüğü birçok ifadeye denk geleceksiniz. Açıkçası askerler tarafından yazılan bir kitaptan kahramanlık destanı dışında bir anlatım biçimi beklememek gerekir. Kendi milletini, kendi teçhizatını ve diğer devletler karşısında kendi devletini üstün görmesi ifa ettiği hizmetin gereğidir dersek yanılmış olmayız. Son satıra kadar bahsettiğim şovenist havayı teneffüs etmekten başka çare yok. Alman milletinden başkalarını göremeyen yazarların gözü Türk kahramanlıklarını, Türk fedakârlıklarını görememiştir. Almanların savaş kurallarına ve devletler hukukuna uygun hareket ettiğini söylemeleri de yine bu tek taraflı bakış açısının bir sonucu olsa gerek.

Goeben Yavuz Sultan Selim, Breslau Midilli Oluyor

İki gemi genel olarak beraber hareket ediyor. Burada hem beraber hareket etmenin hem de savaş ortamında hedef olmadan ilerlemenin zorlukları son derece iyi anlatılmış. Erzak ya da kömür ikmali için muhakkak bir yerde durmak gerekiyordu ve bu yerin tarafsız ya da dost ülke olması şarttı. Üstelik tarafsız bir ülke sınırları içinde ancak 24 saat kalabiliyordunuz. Goeben ve Breslau, tarafsız olan Yunanistan'a bağlı bir adada ihtiyaçlarını gördükten sonra Çanakkale'ye doğru yol almaya devam etti. O sırada Osmanlı da tarafsızdı. Geldikleri nokta itibarıyla Çanakkale Goeben ve Breslau için son şanstı. Ya Boğaz'dan içeri girecekler ya da açık denizde İngiliz savaş gemileriyle köşe kapmaca oynamaya devam edecekler ve muhtemelen bu oyun sonunda kaybedeceklerdi. Kitapta Çanakkale'ye gerekirse zorla girecekleri belirtiliyor ancak o iş o kadar kolay değildi. Boğaz'a konuşlu topların yüksek ateş gücüyle açık hedef olan bu gemilere üstün gelmesi kaçınılmazdı. Üstelik Almanlarla savaş halinde olan İngilizlerin dar alanda sıkışmış Almanları epey zor durumda bırakacağı açıktır. Yılların tecrübesi Amiral Souchon bu gerçeği elbette biliyordu ve ona göre hareket ediyordu. Yaşları genç diğer subayların bunu takdir edecek birikim ve olgunlukta olmamaları anlaşılabilir bir durum. İki gemiyle bir ülkeyi zapt etmeyi düşünmek ise pek anlaşılabilir değil. Gemiler, bu vakitten sonra bizim gemilerimiz olmuş, İngilizlerin parasını ödediğimiz halde bize vermedikleri gemilerin yerine Almanya tarafından “hediye” edilmişlerdi. Bu çerçevede Goeben'e Yavuz Sultan Selim, Breslau'a ise Midilli adı verilmiştir. Bunu uzun yıllardır süren Türk-Alman yakınlaşmasının bir devamı olarak görmek mümkün. Elbette müttefik arayışı içinde olan Almanya'nın ince bir siyaseti olarak da...

Kitap daha çok Yavuz ve Midilli’nin Karadeniz’de Rus gemileriyle olan mücadelesini anlatıyor. Bizler de birer Osmanlı gemileri olmaları dolayısıyla bu mücadelenin içinde fakat Almanların gözünden takibimizi yapma fırsatı buluyoruz. Bu arada kitabın yazarlarından ve Birinci Dünya Savaşı’nda Midilli’de subay olarak görev yapan Karl Dönitzs’in İkinci Dünya Savaşı’nda Hitler tarafından Alman Deniz Kuvvetleri’nin başına getirildiğini ilginç bir not olarak belirtmeliyim. Çevirmenler tarafından eklenen dipnotlar bazı ayrıntıları öğrenmek açısından çok faydalı olmuş.

Parola Yayınları’ndan çıkan “Kader Gemileri: Yavuz & Midilli” iki geminin Osmanlı kara sularına giriş süreci ve özellikle Karadeniz’de Rus donanmasına karşı verdiği mücadeleyi iki Alman subayının gözünden anlatan güzel bir eser.

Önceki ve Sonraki Yazılar