"Ölümün için herşey çoktan hazır..."

Fransız yazar George Perec’le tanışmam onun lipogram usulü ile yazdığı Kayboluş kitabıyla oldu.

Perec bu kitabında hiç”e” harfi kullanmayarak epey zor bir işe el atmıştı. Aynı şekilde bu kitabı Türkçeye çeviren Cemal Yardımcı da çevirisinde “e” harfine yer vermemişti.

Ben de bu kurala uyarak hiç “e” harfi kullanmadan kitabın incelemesini “Kitabın Ortası Dergisi” için yapmıştım. Yaşadığım zorluğu anlatamam. Yazarın ve çevirmenin ve bilhassa çevirmenin çektiği sıkıntıyı çok çok iyi anladım.

Bu kez nispeten daha kolay ve teknikle uğraşmayacağım bir kitap çıktı karşıma: Uyuyan Adam. Uyuyan Adam, bir ayrıntı kitabıdır diyebiliriz. Adını sanını bilmediğimiz bir adamın çevrede olup biten en önemsiz şeyleri bile gözlemlemesi anlatılıyor. George Perec yine kaygısız bir eser kaleme almış. Yorgun, bıkkın bir adamın hislerini Perec’in iç dünyasıyla karışık okuyoruz.

Kitap yeni bir kitap değil ve haliyle pek çok defa incelemesi yapılmış, hakkında çok şey söylenmiş bir kitap. Genel kanaat eserin Yusuf Atılgan’ın “Aylak Adam” kitabına benzediği yönünde. Fakat buna tam olarak katılmam mümkün değil çünkü ”Aylak Adam” kadar sıkıcı ve bunaltıcı bir eser değil. Bazı yorumcuların salt isim benzerliğiyle böyle bir bağ kurduklarına inanıyorum. Yusuf Atılgan’ın tarzı da öyle zaten. Perec’in anlaşılması güç kitapları var ama sıkıcılığı hiç yoktur.

Kitap hakkında hiçbir şey bilmeyenler ilk cümlesinden itibaren bu kitap ne zaman başlayacak diye düşünebilirler. Gerçekten de kitabın girişi ortası ve sonuyla aynı. Herhangi bir aksiyon, hareketlilik ve değişim söz konusu olmadan kitabı önce yarılıyor sonra da bitiriyorsunuz.

Bir adam ki neredeyse her şeye dikkat kesilmiş, kulak kabartmış, her şeyi duyuyor ve her şeyi hissediyor. Yandaki odadan gelen öksürük sesini, ayak sürümesini, çekmecelerin açılıp kapanmasını… Her şeyi ama her şeyi…

İçten içe rutine olan şikâyet ve bu rutine karşı bir bıkkınlık hissediyoruz. Merdivenden gelen ayak sesleri, kapının vurulması, seslenmeler, sonra geri gitmeler… Kim olduğunu bilmediğimiz bir adamla karşı karşıyayız. Yazar, anlatıcı rolünde ve bu adama “sen” diye hitap ediyor. İkinci tekil şahıs hitap şekli artık onun adı olabilir.

Olaylar bir evde, bir odada pijamalı bir adamın yatağında geçiyor. Adam, hayallere dalıyor, düşünüyor, arada bir de sorguluyor. Uykuya yakın, rahatsız edilmek istemeyen fakat en küçük sesleri de duyan bir adam var.

Bir ara Auxerre yakınlarındaki ailesini hatırlıyor. Annesini, babasını ve yatağını. Daha önce okuduğu ama sanki hiç okumamış gibi tek kelime hatırlamadığı kitaplarını da. Aynı bizim gibi. Sanki her şey ilk defa yaşanıyormuş gibi

Auxerre yakınlarında gezerken hiçbir şeyin ilgisini çekmediğini fark ediyor. En ince ayrıntılarına kadar gördüğü hiçbir şey onun ilgisini çekmiyor. Güzel manzara, komşunun evini satması, tarlalar, suların dinginliği… Sadece bir ağaç ilgisini çekiyor. Saatlerce bakabileceği bir ağaç.

Yersiz de olsa bir kıyaslamaya girişiyor sonra. Diyor ki bir ağaç senden bir şey beklemez, duyguları yoktur ve sana verebileceği bir şey de yoktur. Sorarsan ben ağacım der… Ağacı bir köpekle kıyaslıyor. Beklentileri olacak bu hayvancağızın beklentilerini karşılamak istemiyor. Onun efendisi, doyuranı muhtaç olduğu sahibi ve her daim her şeyi olmak istemiyor.

25 yaşında olduğunu öğrendiğimiz bu genç adam ilerleyen satırlarda insanlığın varlık amacını da sorguluyor.

Yaşamın bir kısır döngüden ibaret olduğunu ve yaşayanın kendisine çok büyük önemler atfetmemesi gerektiğini hatırlatıyor.

Her şey belli, her yaşanacak daha önceden belirlenmiş diyor ve şu enteresan ifadeleri kullanıyor: “Ölümün için her şey çoktan hazır: Seni öldürecek top güllesi çok uzun zaman önceden eritilip döküldü, tabutunun peşinden ağlayacak olan kadınlar çoktan tutuldu.” Bir bilinmezde kaybediyor bizi. Etrafımızda bu kadar şey, bu kadar gelişme var mı deyip şaşırıyoruz.

Bir yabancılaşma hali. Kimseyle muhatap olmama ya da çok az muhatap olma.

Kitapta geçtiği haliyle söylersek: “Yalnızsın ve kimseyi tanıyorsun, kimseyi tanımıyorsun ve yalnızsın.” Epey canı sıkılan bir adam. Yazar onu yaptıklarını ya da düşündüklerini bize anlatarak bizim de canımızın sıkılmasını engelliyor olabilir.

Yayıncının notu okuyucudan kaçırılarak en sona konulmuş. Fakat neler olup bittiğini az çok anlamak ve seçilen mekânların ve isimlerin neleri çağrıştırmış olabileceğini bilebilmek için bu kısmı romanı okumadan evvel okumanın faydalı olacağı kanaatindeyim. Çünkü bu not sonra okunursa romanı bir kez daha okumak gerekli olacaktır. Bu notlardan da anlaşılacağı üzere yazarın geçmişe yönelik acıları hiç küllenmemiş. Belli ki annesini ve babasını savaş şartlarında kaybetmiş bu adamın acıları daima bir kor gibi içini yakmakta, onu eritmekte…

Önceki ve Sonraki Yazılar