İslâm Deklarasyonu; İnanma ve mücadele etmek...

1969 yılında kaleme alınıp 1970 yılında çok zor şartlarda yayınlanan İslâm Deklarasyonu, gayesini “Müslümanların İslâmlaştırılması”, sloganını ise “İnanmak ve Mücadele Etmek” olarak belirlemiş.

Bu deklarasyon sadece dönemin Yugoslavya Müslümanlarına değil biz de dâhil tüm dünya Müslümanlarına hitap etmektedir ve sözlerin en güzeli ile başlamaktadır: Bismillahirrahmanirrahim.

Aliya İzzetbegoviç, uğrunda hapislerde yattığı İslâm davasına kendisini adamış önemli bir kişilik ve devlet adamıdır. Onun gençlik yıllarında içinde bulunduğu Genç Müslümanlar Teşkilatı ile başlayan hayalleri verilen ölümüne mücadelenin ardından bağımsız bir Bosna Hersek ile taçlanmıştır.

Yugoslavya'da Tito rejiminin en sert yaşandığı yıllarda bir özgürlük hareketi başlatmak ve ilânihaye İslâm'a ve onun değerlerine karşı olacak bir yönetime bayrak açmak kolay iş değildir. Aliya İzzetbegoviç bu yönüyle bir fikir ve devlet adamıdır. Aynı zamanda İslâm’ın kahramanı, bir davanın neferi, lideri ve bir baba; milletinin babasıdır…

İslâm Deklarasyonu’nun bir ağlama duvarı işlevi görmediğini de belirtmem gerekiyor. Yani Aliya İzzetbegoviç dertlerini, sıkıntılarını, şikâyetlerini buraya yazıp çekip gitmiş değildir. Orada, sorunların içinde kalmış ve çözümlere dair öneriler dile getirmiştir. Çözüm önerilerini dile getirirken referans aldığı kaynak tümüyle Kur'an-ı Kerim. Neredeyse bütün konularda Kur'an'ın aydınlığından faydalanıyor ve faydalandırıyor.

Esasında en büyük şikâyet Müslüman dünyanın pasifliği ile ilgili olan şikâyettir. Aliya İzzetbegoviç, kendisinden pay biçerek bir Müslümanın daima aksiyon içinde yer almasını savunuyor. Çokça eleştirdiği bir konu da Batı dünyasını taklit konusu. Verdiği örneklerden birkaçını Türkiye üzerinden vermeyi uygun görmüş ve yeni devletin bir devam devleti olmamasından yakınmıştır.

Fesi yasaklayıp yerine şapkayı koymanın bir anlam ifade etmediğini belirtiyor. Ayrıca alfabe değiştirmenin de çağdaşlaşmak ile uzaktan yakından ilgisinin olmadığını hatta bunun milletin hafızasını yok ettiğini söylüyor. Karşıt örnek olarak da değerlerinden taviz vermeyen Japonya'yı veriyor. Aliya İzzetbegoviç, "Tüm medeniyet-i beşer ve gelişmenin gayesi ve özü yıkıp reddetmek değil, devam ettirmek ve tekâmüldür" diyor.

İslâm’ın reddettiği her ne varsa Aliya İzzetbegoviç de reddediyor.

Bunlardan birisi de ırkçılık. İzzetbegoviç, bir İslâm birliğinden söz ediyor. Pek çok coğrafyayı ve ülkeyi kapsayan bu birlikte Türkiye’yi karenin içine almıyor. Çünkü Türkiye’nin imparatorluk sonrası geçirdiği dönüşümden hoşnut değil. Cumhuriyetin ilk yıllarında ortaya çıkan oluşumun bazı Arap ülkelerindeki BAAS Partisi özellikleri taşıdığını söylüyor. Buradaki özellik daha çok ırkçı ve devrimci bir özellik. Bu istikamette bir İslâm hareketinin gelişemeyeceğini düşünüyor. Çünkü Müslüman halkların ırkçılık yetenekleri yoktur.

Batı dünyasının İslâm dünyası üzerindeki görece üstünlüğünü Müslümanların umursamazlığına bağlıyor. Bir Müslüman İslâm’a aykırı ve kendi inanç sistematiğine uymayan hiçbir şeyi kabul etmemelidir diyor. Yani tepeden inme ya da başka yollarla bir devrim hareketine rıza göstermemeli. Bu boyun eğiş ve pasiflik ileride pek çok tavize neden olacaktır. Malumdur ki taviz kapısı bir kez aralandığında sonuna kadar açılır. Türkiye’nin durumu da bu pencereden değerlendirilebilir.

Aliya İzzetbegoviç birçok evrensel kavramın İslâm tarafından nasıl görüldüğünü de izah ediyor. Bu kavramlara İslâm’ın atfettiği anlamlarla muamele etmiş ve başta da dediğimiz gibi tüm insanlığa yol göstermiştir. Ayrıca hedefe ulaşmak için her yolu mubah görmemektedir. Dava ne kadar kıymetli olursa olsun, menzil ne kadar mukaddes olursa olsun gidilecek yol ve istikamette İslâmi sınırlar dışına çıkılmaması gerektiği üzerinde duruyor. Aksi durumlar hem davayı zedeler hem de gidilen yolu kirletir. Yani Aliya İzzetbegoviç Makyavelist bir anlayışın İslâmi olmadığını söyleyerek bu anlayışı reddediyor.

Önem verilen konulardan biri de Kur’an-ı Kerim’in anlayarak ve hissederek hayata tatbik edilmesidir. Aliya İzzetbegoviç bu konudan da dertli çünkü Kur’an-ı Kerim’in sadece ses, kulağa ve ruha haz veren özelliklerinin ön plana çıkarıldığını söylüyor. Oysa Kur’an’ın evrensel mesajları güzel bir tilavetle sadece dinlemekle değil onu okuyup idrak etmekle anlaşılabilir.

İslâm Deklarasyonu, Avrupa’nın tam da ortasından tüm dünyaya seslenen bir bildirge, bir manifesto…

Önceki ve Sonraki Yazılar