Bütün konular aynı yere bağlanıyor: Cebinizdeki paraya…

Dünyayı Değiştiren Gizli AnlaşmalarJacques Peretti’nin son derece ilginç ve başarılı kitabı. Kitapta genel olarak tüketim alışkanlıklarımızdan ve bizlere dayatılan ‘ihtiyaçlardan’ bahsediliyor. Şunu görmek gerekir ki dünyada birçok şirketin gücü kimi devletlerin gücünden fazla. Bu şirketler büyük paraların bir kısmını algı yönetimine harcayıp toplumları yönlendirmeyi başarılı bir şekilde uyguluyorlar.

Günümüzde fark edemediğimiz değişimler, kabuller esasında bu çalışmaların bir sonucu. Bizlerin yani normal vatandaşların bunları bir çırpıda anlayabilmesi mümkün değil elbette. Bazen hiç anlayamıyoruz bazen de iş işten geçtikten sonra, her şey olup bittikten sonra anlıyoruz.

Dünya sistemi tümüyle dünya politikasını belirleyen şirketleri ve devletleri beslemek ve onları zengin etmek üzerine kurulmuş. Hatta bu dünyayı onlar kurmuşlar da diyebiliriz. Bizler onların kurdukları bu dünyada yaşam savaşı veren ve ancak onların yönlendirmeleriyle yolumuzu bulabilecek kimseleriz. Bu sistemi yıkabilecek bir güç de yakın zamanda çıkacak gibi görünmüyor. Çünkü sistem öyle bir yapıda ki derhal en muhalifi de sisteme entegre ediyor. Hatta muhalif muhaliflik yaparken de sisteme hizmet ediyor ve daha kötüsü aynı kaynaktan besleniyor.

Jacques Peretti, kritik bilgiler vermiş. Mesela kredi kartı kullanımının neden fazla para harcamalara sebebiyet verdiğini istatistikler vererek anlatmış. Özellikle kredi kartı-nakit harcamaların tüketiciye etkisini ve tüketicinin hangisinde varlıklarından daha çabuk vazgeçtiğini güzelce izah ediyor. Bunu nöral acı üzerinden değerlendiriyor ki gerçekten okumaya değer. Bu manada bütün konular aynı yere bağlanıyor: Cebinizdeki paraya

Kitabın anlatmaya çalıştığı ve uyardığı şey önce iyi bir sorun yarat sonra da çözümünü sat ilkesinin geçerliliği. Kitapta bu hususa dair pek çok örnek var ama bana göre en cazip örnek ‘Vücut Kitle İndeksi Vurgunu’ başlığı altında verilen örnek. Şimdi kısaca bu örneğe bir göz atalım...

1945 yılına gelindiğinde Louis Dublin, şirkete ödenen sağlık sigortası ücretleriyle müşterilerin kilolarının doğru orantılı olduğunu fark ediyor. Buradan hareketle yeni bir sınıflandırma yapmaya ihtiyaç duyuyor. Yani kilo kategorilerini değiştiriyor. Bunun sonucu olarak bir anda aşırı kilolu insanlar obez sınıfına kaydırılıyor. Bu da on binlerce yeni müşteri anlamına geliyor elbette. Çünkü normal kilolu birçok insan aşırı kilolu, aşırı kilolu birçok insan da obez sınıfındadır artık. Aşırı kilolu ve obez sınıfına sokulmuş insanlar yeni müşteriler olarak kilolarından kaynaklanan sağlık riskleri daha fazla olacağından yüklü bir sigorta bedeli ödemeye gönüllü oluyorlar. Fakat Dublin’in bu planı devreye sokabilmesi için bilimsel verilere ihtiyacı vardı. Bunun için vücut kitle indeksini icat etti. Bu icat emsali görülmemiş son derece bilimsel bir icatmış gibi görünüyordu. Ancak bu buluş kas yoğunluğuyla yağ oranını birbirinden ayırt edemiyordu. Buna göre vücut kitle indeksine göre dünyanın en hızlı adamı Usain Bolt da obezdi. Önemli olan Amerika nüfusunun yarısının bir gecede aşırı kilolu ya da obez haline gelmesi ve böylece yüklü sigorta bedelleri ödemeye razı hale getirilmesiydi. Çok fazla teknik ve sayısal veriyle zihinleri bulandırmak istemem. Fakat dediği şeyin algılarda bir değişikliğe neden olduğunu söyleyebilirim.

Obezite salgını ortaya çıkmadan kırk yıl evvel Dublin tarafından bulunan bu para kazanma yöntemi ile beraber ABD’nin dört bir yanındaki manavlar, ameliyathaneler ve marketlerle anlaşılarak her yere üzerinde firmanın logosu olan basküller konuldu. Herkes vücut kitle indeksini ölçüp şişmanlık ve obezlik fobisine kapılıyordu. Özellikle vücut kitle indeksi yüksek çıkan insanlara kalp krizi ve inme tehlikesi pompalanıyor ve yardım olarak Dublin’in çalıştığı sigorta işaret ediliyordu.

Sistem insanları daha fazla para harcamaya yönlendirecek fikirler bulma noktasında daima kendini yeniliyor. Bu genel olarak korkutmayla yapılıyor. Elbette amaca ulaşabilmek için medyanın gücü de kullanılıyor. Bunun için de toplumca saygı gören, sözüne güvenilir isimler bulunuyor.

Her yandan kuşatılmışız ve dönen çoğu şeyden haberimiz yok.

Son tahlilde özellikle günümüzde sağlık alanında yaşanan gelişmelerle dünyanın nasıl bir yola girdiğini takip ediyoruz. Uluslararası kurumların uluslararası şirketlerin etkisiyle nasıl dayatmalar yaptığını görüyoruz. Her zaman zengin ülkelerin çıkarlarını korumakla mükellef ve esasında sadece bunun için kurulmuş bu kurumlar özellikle korku pompalayarak amaçlarına ulaşıyor. Dünya Bankası, IMF, DSÖ gibi kurumlar hangi fakir ülkeyi kalkındırmış, hangi fakir ülkenin sağlık sistemini düzeltmiş? Bunların faaliyetleri ve direktifleri zengin ülkelerin daha zenginleşmesine, fakir ülkelerin var olan kaynaklarının da erimesine yaramamış mı?

Yaşamın tüm alanlarında muhakkak kazanan ve kaybeden olacak. Fikir ve sermaye ortaya koyan taraf daima kazanan olmayı istiyor. Bu fikirlerden yararlananlar ise türlü türlü yönlendirmelerle daima kaybedenler safında yer almaya mahkûmlar. Devlet yöneticisinden tutun da sokaktaki vatandaşın evine aldığı ekmeğe kadar her şeyde çokuluslu şirketlerin dediği oluyor. Gerek medya gücü ile gerekse de sermaye gücü buna yardımcı oluyor. Kapitalizm içinde kapitalizm, kast içinde kast var. Bir dert varsa onun devasını bulmak için o derdi başınıza musallat edene gitmekten başka çareniz yok. Zehir de panzehir de onlarda. Bu işin içinde çok güvendiğimiz politikacılar, ilaç şirketleri, gıda devleri var.

Önceki ve Sonraki Yazılar