Bülbülü Öldürmek; O sebepsiz nefret ve sebepsiz kötülük!

Bülbülü Öldürmek, dünya var oldukça hiç bitmeyecek bir sorunun da kitabı. Irkçılık hastalığı toplumu ayrıştıran, içten içe kemiren bir hastalık olarak binlerce yıldır varlığını sürdürmekte.

Tam bitti derken yeniden başlayan, küçük bir kıvılcımla insanlığın üzerine kor halinde düşen baş belası bu problem, en fazla günümüzün gelişmiş memleketlerinde görülmektedir. Hatta bu mesele artık siyah beyaz ayrımının da ötesine geçmiş, kendisi gibi olmayanların dışlanması noktasına gelmiştir. Çağ değiştikçe mutasyona uğrayıp daha da vahşileşen her şey gibi kötülük de evrim geçiriyor.

Esasında Bülbülü Öldürmek siyah beyaz ayrımının çok da sorun edilmediği yılları anlatan bir kitap. Bu manada Harper Lee, bu kitabı yazarken epey zor bir işi başarmış ve beyazlara karşı siyahların savunuculuğunu yapmıştır diyebiliriz. Çünkü hem yazıldığı yıllar, hem de anlattığı dönemde ırk ayrımcılığı en üst seviyede yaşanıyor ve toplumun her katmanınca da normal bir şeymiş gibi algılanıyordu. Belki siyahî bir Amerikalı yurttaş tercih etmese de bu durumu kanıksamış vaziyetteydi. Yazar, beyaz bir Amerikalı kadın olarak büyük bir cesaretle bu konuyu “ötekiyi” savunarak güzel de bir dille, merak unsurunu da hissettirerek işlemiştir.

Romanda küçük bir kasabada yaşanan olaylar ele alınıyor. Herkesin statüsünü yani haddini bildiği bu kasabada rutinin dışına çıkan pek bir şey yok gibi. Yaz gelince okullar kapanıyor, çocuklar ve romanın kahramanı Scout gibileri diledikleri yaramazlıkları yapmakta özgür oluyorlardı. Anlatıcı rolünde Scout var. Scout altı-yedi yaşlarında bir kız ve yazarın ona biçtiği rol çok önemli. Olan biten her şeyi ya onun şahitliğiyle ya da ona anlatılanlarla öğreniyoruz çünkü. Anlatıcı dış ses değilse ve özellikle roman kahramanlarından biriyse anlatımda bazı sorunlar çıkabiliyor. Bir kişi –üstelik bu romanda minik bir kız- her an her yerde bulunma ve gözlem yapma şansına sahip olamaz. Bu hallerde anlatıcı gördüklerinin yanına duyduklarını da eklemek zorundadır. Bülbülü Öldürmek’te de bu tekniğe rastlıyoruz.

Amerika’da ayrımcılık, ırkçılık ve o zaman normal kabul edilen böylesi insanlık dışı fikirler kendiliğinden ortaya çıkmıyordu. Daha okulda ayrımcılığın ilk izlerine rastlıyordunuz. Beyaz olmayan bir çocuğun iyi okullarda okuması, arkadaşlarıyla eşit münasebet kurması mümkün değildi.

Siyahîlerin yapabileceği işler, uğraşabilecekleri meslek dalları da belliydi.

Otobüslerde de ayrımcılığın en sert yüzüyle tanışıyordunuz. Otobüste siyahîlerin oturabileceği alanlar farklı renklerle belirlenmişti. Beyazlar için ayrılan yerler dolmuşsa siyahîler beyazlara yer vermek ve hatta gerekirse otobüsten inmek zorunda kalıyorlardı. Bu aşağılık uygulamada siyahîler önden ücretlerini ödeyip otobüse arka kapıdan biniyorlardı.

Bu ortamda eşitlikten, adaletten, insan haklarından bahsetmek mümkün mü?

Bir tarafta doğuştan asil kabul edilen beyazlar varken diğer tarafta doğuştan ezik ve şanssız siyahîler var.

Harper Lee, eserinde iyileri ve kötüleri belirliyor. Kitabın konusu hiçbir zaman bu coğrafyanın konusu olmadı ama bizler bir anda kendimizi bir taciz davasının içinde taraf olarak buluveriyoruz. Böyle konular karşımıza çıkmasa da tarafımız her daim bellidir. Biz, masumun yanında olduğumuz kadar ezilenin, horlananın, dışlananın ve aşağılanın da yanındayızdır. Bu ruh hali soydan, atadan gelen, bizim de farkında olmadan içinde bulunduğumuz bir hâl.

Mahkeme safhası genel kurgu içerisinde yer alan diğer olayların tümünü unutturuyor. Artık sadece ve sadece mahkemeye, bir beyazı tacizle suçlanan Tom Robinson isimli siyahîye ve onun hak arayışında sistemi de arkasına alan Bay Ewell’e ve kızı Mayella’ya odaklanıyoruz. Mahkemede Mayella’nın tavırları ve kendisine derhal inanmaya hazır topluluk önündeki rahatlığı daha en başından bir yalanın ve bu yalan kurgunun habercisi gibi. Mayella da, babası Bay Ewell de biliyor ki sonu baştan belli bir mahkemede kaybeden kendileri olmayacak.

Dünya bu mahkemenin sonucuna göre iyi ya da kötü bir yer olacak sanki. Eğer adalet varsa, yasalar eşitliği sağlıyorsa ve Amerika özgür bir yerse dava siyahîlerin de insan olduğunu teslim edecek bir sonuçla kapanacaktı. Tom Robinson’un avukatı ve Scout’un babası Atticus’a göre ise bu dava yüz sene evvel kaybedilmiş bir davaydı. Her şeye rağmen, sonucu en başından belli olsa da Atticus tarihi bir savunmayla bütün Amerikan sistemini herkesin gözleri önünde mahkeme heyetinin ve jürinin yüzüne vuruyor.

Tüm önyargıların ötesinde toplumsal hayatın olağan akışı içerisinde Tom Robinson’un şahsında potansiyel suçlu gibi görülen ne kadar “öteki” varsa hepsinin hakkını savunuyor. Atticus’un 1935’te verdiği bu insan hakları manifestosu aynı zamanda karanlıklar içinde yolunu kaybetmiş Batı’nın seçkinci hümanizmasına da en ağır darbeydi.

Amerika ve Batı, her döneme uygun bir Bülbülü Öldürmek romanı yazmalı. Çünkü, Batı’nın içinden atamayacağı o sebepsiz nefret ve sebepsiz kötülük hiçbir zaman yok olmayacak.

Önceki ve Sonraki Yazılar