"Bir Batılının gözünden İstanbul..."

İstanbul: Dünyanın En Güzel Şehri, Théophile Gautier’in izlenimlerini anlattığı kitabı. Gautier'in İstanbul'a gelişi ve İstanbul'u görmek isteyişi onun şahsında diğer meraklıların bıraktıkları ve bırakmak zorunda kaldıkları sadece bir şehri değil bir kültürü de en yakından izleme hissinden kaynaklanıyor. Kendini Batılı ve medeni olarak tanımlayan memleketlerden bu tarafa yapılan seyahatlerin, kısa ya da uzun süreli araştırmaların ana gayesi budur. İstanbul'a çakılan bir çivi dahi sözüm ona asıl sahiplerini! rahatsız ediyor. Burada 1453'ten beri bir kabullenememe sorunu yatıyor. Yani gerçekten de zulüm 1453’te başlamış olabilir!

Kitap aynı zamanda bir Batılı gözüyle bizim de çok bilmediğimiz ve hatırlamadığımız kültürel öğeleri tedbiri elden bırakmadan öğrenme ya da en azından yine tedbiri elden bırakmadan onlar hakkında fikir sahibi olma imkânı tanıması bakımından da değerlendirilebilir. Tedbiri elden bırakmamak Batılı ve çağdaş olduklarını sık sık hatırlatıp üstenci bir nazarla kendilerince doğu olarak ve yine kendilerince pek tabii olarak geri kalmış bir coğrafya olarak nitelendirdikleri ve neredeyse tüm satır aralarında bu kibirlerini belli ettikleri için gerekli.

Medeniyet ve gelişmişlik ve hatta insan hakları ve diğer benzer beklentilerini asgari düzeyde tutup küçücük bir medeniyet yahut insanlık belirtisini abartıp yüceltmeleri fakat yine perde gerisinden ilgili coğrafyayı ve kültürel dokuyu aşağılamaları bundan. 

Gautier, anlatımında betimlemelere o kadar çok yer veriyor ki bazen anlattığı şeyi unutuveriyorsunuz. Aşırı betimlemenin sonucu olarak betimlediği yerin hayalini kafanızda kuramıyorsunuz. Sadece kendisini tatmin eden ve sadece kendisinin anlayabileceği bu dil nedeniyle de yazıları eleştiri konusu olmuştur. Gerçi kitabın önsözünde Gautier'in güçlü betimlemeleriyle anlattığı şeyi gözümüzde canlandırabilecek duruma geleceğimiz söylenmiş ama bu fikre katılmak mümkün değil. Anlatımlarında destek aldığı Eski Yunan mitleri ve kulaktan kulağa aktarılan yarısı doğru yarısı yanlış efsaneler sanki doğuda bir yerlerin yeni kültürlerini çok önemsemeden daha çok eskiyle bağlantısının kopmamasını sağlamak maksadıyla kullanılıyor gibi. Bu his batılı olmayan bir bakış açısıyla biraz da defansta kalarak ve biraz da rahatsızlık duyarak edinilmiş bir his. Yani bize ait toprakların önceki sahiplerine ait kültürel altyapısının sürekli hatırlatılması ve sanki hala o kültürel simgelerin devam ettiği algısının diri tutulması söz konusu.

Yazarın estetik anlayışı daha çok flu görüntülere şans tanıyan bir anlayış. Bir şehrin güneşin parlak ışığı altında ya da sisin mat siluet halinde derinleştirdiği renksizliğiyle gizemli bir estetik güzelliğe kavuştuğunu anlatıyor. Fakat ardından şehirlerin bu güzellikten yapıların yakına gelindikçe sıyrıldığını birkaç kez tekrar ediyor. Bilgi birikim bakımından son derece donanımlı olan yazar Gautier, kafasında kurduğu ütopyalara da fazlaca şans veriyor. Sanırım bu kötü bir şey değil.

Benzetmeler, yakıştırmalar genel manada Avrupa kültürü veya mitoloji orijinli. İstanbul’da bir mevlevihanede yer alan ve daha yeni sayılabilecek bir zaman öncesinde yapılmış bir yapıyı anlatırken de bir kişiyi tanıtırken de kendi kültürüne yakın olduğundan olsa gerek yazılmış eserlerden yahut mitolojiden faydalanıyor.

Sanki doğudaki hiçbir şey orijinal olamazmış gibi, daha önce yapılmış bir şeylerin imitasyonu imiş gibi bir havanın kol gezdiği satırlar da fazlasıyla var. Buradaki Doğu ve Doğulular algısının altyapısına inmek gerekiyor. İlk etapta daha doğuda olan ve barbar olarak görülen bir kavmin daha batıya gelmesine rağmen bu sefer İslamiyet’in ışığıyla aydınlanması kendini Batılı olarak tanımlayanlar için pek bir şey ifade etmiş değil anlaşılan.

Eğer Batılı değilseniz ve de hele bir de Müslümansanız kültürel açıdan kendinizi beğendirme şansınız yok demektir. Fakat ben yazara güneşin doğudan yükseldiğini hatırlatmak isterdim.

Mezarlardan da söz ediyor. Osmanlı mezarlarını daha az korkutucu bulduğunu ve ölümün bu topraklarda beklenen, doğal bir şey olduğunu söylüyor. Avrupa'da korkutucu bir mimariyle koruyucu bir karanlık içinde yaşayanı da korkutan mezarlar yerine İstanbul’da bir kabullenişin ve sanki yaşamın bir parçası mezarlar ve mezarlıklar bulunduğunu ifade ediyor. Mezara konan çiçekler ve güller solar. Çünkü sonsuz acı yoktur diyor yazar. 

Yazarın Ayasofya’yla ilgili beklentisine yer vermek isterim. Yazar, fetih gününe dair bir masaldan bahseder. Bu masala göre şehir kuşatılmışken bir papaz mihrabın önünde dua okumakla meşguldür. Askerlerin Ayasofya’ya yaklaşmasıyla artan çığlıkları duyunca oradan ayrılarak duvarın içinden geçerek çıkar ve gider. Söylendiğine göre kimi zaman duvarın arkasından ve uzaktan bu papazın kesilen ayinini tamamlama sesi gelirmiş. Yazara göre Ayasofya Hıristiyan ibadetine tekrar açılınca yani tekrar kilise olunca bu papaz gizlendiği duvarın ardından çıkıp gelecek ve ayinini tamamlayacaktır. Yazar diyor ki: “1853 yılı, 1453 yılındaki papazının Ayasofya kilisesi mekânından yürüyerek Justinianus mihrabının basamaklarını bir hayalet gibi çıktığını görecek mi?

1852 yılında devletin başında Abdülmecid vardır. Abdülmecid babası İkinci Mahmut’tan sonra 22 yıl boyunca tahtta kalmıştır. Şüphesiz 1839 yılında ilan edilen Tanzimat Fermanı ve 1856 yılında ilan edilen Islahat Fermanı sultanın en çok akılda kalan iki icraatı. Bu iki belgeyle azınlıklar ve yabancıların hakları genişletilmiş ve bu ortamda yani Tanzimat Fermanı sonrası Islahat Fermanı öncesi İstanbul’a gelen yazarın önüne tabiri caizse gezmek tozmak için hazır bir devlet ve şehir serilmiştir. O da kimi önyargılarını burada kırarak kimilerini içinde saklayarak kimilerini de dışa vurarak İstanbul’da 70 gün geçirmiştir. Belirli alışkanlıklarını yaşayamamış olsa da herhangi bir yabancının göreceği saygının mislini görmüş ve kendisine sual sorulmaksızın neredeyse istediği her şeyi yapmıştır.

Önceki ve Sonraki Yazılar