Siz hiç "zikir halkasına" katıldınız mı?

Günümüz tarikat yapılarının bazıları üzerinden yürütülen polemik vesilesiyle, kadim tasavvuf pratiğinin tüm birikimi, bozuk para gibi harcanırken, size, tadını damağınızda hissedeceğiniz, kendi yaşadığım bir “tecrübe”yi aktarmak istiyorum…

Tabii ki okuma zahmetine katlanmanız şartıyla…

İnanıyoruz ki, “tasavvuf” Şeriat’ın “bâtını”dır ve seçkinlerin yoludur…

Evet, böyledir ama, o derinlikten ve “harikâ"lardan, bizler gibi normal-sıradan insanlara da, böyle “hisseler” halinde, nasibimize göre “paylar” düşmektedir…

İşin, “anlatılmaz, yaşanır” hakikatinden de aynı şekilde, hisseler halinde bazı “lezzetler” tattırılır… Kumandan’ın; “İslâm kalbin yoludur” dediği cihetten…

Bu anlamda benim yaşadığım da, tamamen ‘kişisel’ bir tecrübe. Tıpkı tahsil hayatını talim eden talebe gibi.

Kuman’dan bir keresinde “sadece tevhidi yazdım” demişti.

Tevhidin, vücut bulur gibi olduğu yataktır tasavvuf! “Şeyh bir tanedir “ demişti, yine. O vakit anladığımı söyleyemem. O hayattaydı ve benim için her şeydi. İbda, bildik anlamda klasik tarikat disiplinini va’z etmez mensuplarına. Buna rağmen, mensupları, kaal değilse de ‘hal’ olarak –hissesince- yaşar tasavvufu, bilerek veya bilmeden.

Metris'e konulduğum vakit, -alışık olduğum mekân ne de olsa-, bahçeye indim. Kumandan köşedeydi. Ona doğru yürüdüm. Oda bana doğru. Göğüs kafesim yangın yeri. Ve tırmalayan kalp kamaşması!

Bu “hal” tasavvufta, rabıta halinde iken yaşanabildiği söylenen bir zirvedir; Cezbe!..

İbdacıların belki de tamamı bu hali yaşamıştır, anlatmamış olsalar da. Klasik tasavvuf disiplinine dair hiçbir talim/ders almadan bu hale kavuşmak, umulur ki (aşkta) izahını bulur!

Her neyse.

Yıllar geldi geçti. Ruhi düzenim “bir var bir yok” günler boyu. Dedim, bir tesbihim (virdim) olsa da meşgul olsam. “Ruhi düzenimi kursam?.” (Bu mesele, Kumandan’ın İstikbal İslamındır isimli eserinde, insanın hayatı boyunca arayışı ve ulaşma çabası içinde bulunduğu “iç âlem düzeni peşindeki tertib gayesi” olarak ifade edilmiştir…)

Malum, kendi başına vird büyük tehlike. Bir “şeyh”ten ders almadan olmaz. Mizaç olarak da ta başından, Kadiri Okuluna yakınım. Cehri zikir hep ilgimi çekmiştir. İbda’nın Nakşi damarı, Nakşi okulunun ise cehri zikre uzak oluşunu bilsem de, aradım hep. Hatta, meşhur Bosna’da ki Blagay Tekkesi vesilesiyle oranın Nakşi şeyhinin cehri zikir halkası kurduğu, dahası harp zamanı, cephede cehri zikir çektirdiğini öğrenince gitsem diye düşünmüştüm. Nasip olmadı.

Aslında, Metris yıllarında, Kumandan her ziyaret günü akşamı, koğuş bahçesinde halka kurdurur, cehri zikir çekerdik.

Göğü inleten, “La ilahe illallah…” zikri...

Derken bir gün, evimin hemen arka caddesinde, Kadirî Dergahı olduğunu öğrendim.

Geylanî Dergahı” ismi ile faaliyet gösteriyor.

Gittim.

Şeyh Seyyid Necmeddin Efendi’nin elini öptüm...

Sordu;

-“Sıkıntın nedir?..”

-“Tesbih almak isterim” dedim…

Tövbe ile, Seyyid Abdülkadir Geylani Hazretlerine yönelmem tavsiye edildi…

Tesbihimi aldım, iç dünyam bir ânda değişti…

Tuhaf, evde, vird öncesi silsileyi zikrederken, son ismin Şeyh Seyyid Nazım el Kıbrisî olduğunu gördüm. Oysa, bir süre önce yazdığım “Işık Rahipleri” isimli kitabımda, Adnan Oktar meselesinden dolayı, Şeyh Nazım el Kıbrisî ‘den biraz sitayişle söz etmiştim. Hayreddin Soykan’ı arayıp sordum, Kumandan, Şeyh’ten nasıl bahsetmişti acaba?.. Bana bir link attı; “Şeyh Nazım Kıbrısî” başlıklı yazısını… Ve Şeyh Kıbrısî’nin, Kumandan için, “Onlar arslanadırlar” tesbiti…

Kumandan’ın bu yazısının son paragrafında, (DOĞANLAR) konusu işlenmiş, aklımda kaldı.

Virde başlamadan evvel, “Bazu Geylanî eli! Destur ya Veli!” deniliyor. “Bazu” ne anlama geliyor diye baktım; Bir de ne göreyim; Arapçada, “yırtıcı Doğan” kuşuna denirmiş…

Allah uyarmak istediği kullarının üzerine, avcı niteliğindeki Doğan kuşu gibi olan velilerini salar. Bunlar avı yakalar, sûlük ettirir, Mevla’sının önüne bırakır. Yani hedefe eriştirir.

Tabi ki, kitaptan ilgili bölümü derhal çıkardım! Mesele benim açımdan çözülmüştü.

Kadiri ekolün kadim bir geleneği olan, hastaların şifa için geldiği bu kapıda, kimseden hiçbir nam altında para pul istenmiyor. Şeyh Seyyid Abdülkadir Geylani hazretlerinin bir misafiri olarak, yemeğinizi yer, çayınızı içer, kalacak yeriniz yoksa kalırsınız… Kimse de size para sormaz!

Şifa için yine büyük bir Peygamber buyruğu olarak, "Hacamat" bu dergahta olağan hizmetlerden.

Akşam namazı sonrası, halka kuruldu cehri zikir başladı. “Hayy” zikri ile tasavvufun sırlı dünyasında kendinden kopuş…

Yukarda deli gibi soğuk üfleyen bir klima, aşağıda deli gibi terleyen ben…

Aşkımızın hedefi malum, göğüs kafesimin altında başlayan kamaşma, kalbimin etrafında dönüyor, dönüyor.

Bir an, bir an, Kumandan böyle gözümün önünde... Meşhur malum tebessümü, muzipçe!

Kendimi salsam, nasıl ağlayacağım, bağıra bağıra. Öyle!

Bu dergahta rabıta, Şeyh Seyyid Abdülkadir Geylanî Hazretlerine yapılır.

Aklımda şeyhim, kalbimde Kumandan, tam karşımda, halkanın orta yetinde Şeyh Seyyid Necmeddin Efendi.

Kumandan’ın, Metris’te bahçede ben volta atarken düşündüğüm, aynı anda, dünyada bir çok yerinde şeyh olması, bunun hikmeti, “oluru-olmazı nedir?” diye fikrederken, Kumandan’ın bana bakıp, “Şeyh bir tanedir!” demesindeki kerâmet, işte tam da buydu!

Aynı muzip gülümseme ile...

Önceki ve Sonraki Yazılar