"Yaşamayı Deneme"nin anısına bir saygı duruşu... -II-

yasamayi-denemenin-anisina-iki.png

-I-

Selâm aleyküm sevgili arkadaşlar, değerli gönüldaşlar, kıymetli meraklılar, hakikate susamışlar, gerçeğe acıkmışlar, anlama çabasında olanlar, "hakikati teslim edelim" dürüstlüğünde olanlar, "adalet yerini bulsun da isterse kan gövdeyi götürsün" diyen ehl-i vicdanlar, "vicdanı rahat", kafası serin olanlar...

Saman altından su yürütmeyenler... Laf getirip götürmeyenler, fitne ve fesat ehli olmayanlar, “kariyer yapma” çabasına, İslam’ı, İbda’yı âlet etmeyenler, “İslâm gayreti” ile yapılan işlerle, sırf kendini göstermek (striptase) için yapılan işleri ayırt edebilenler…

Kendi içinde “huzur”(!) bulduğu kümesini, “İşte ideal Saray budur” diye yutturmaya kalkışmayanlar, yalanı, dolanı, fitneyi, iftirayı, “İslami mücadele” diye pazarlamayanlar… Kendi sefih ve zavallı halini, “olunması gerekenmiş” gibi sunmayanlar…

Selâm aleyküm, Şeriata saygı duyanlar, duyduğu saygıyı, iş ve ilişkilerinde –insani ve ideolojik ilişkilerinde, muaşeretinde- Şeriata uygun davranmaya çalışarak gösteren nâdirler, size de selâm aleyküm…

Kafasıyla düşünüp, ağzıyla konuşanlar...

Kalbiyle hissedip, "insan" gibi davrananlar...

Gövdesinin "namahrem" yerlerini –kıçlarını- açıp ortalıkta dolaşmayanlar...

"Beden dili"ni önemseyenler...

Hepiniz hoş geldiniz. Siz ekran başındaki "dikizciler" siz de hoş geldiniz!

Öncelikle, aklımızda bulunsun; üç tür insandan uzak durmak lazım;

Birisi; kibirden kıçı başı dağıtmış, "ne oldum delisi" olanlardan,

İkincisi; "Ezik" insanlardan...

Üçüncüsü de, görgüsüzlerden ve sonrada görme insanlardan uzak durmak lazım, bunlardan hiçbir insana hiçbir “hayır” ve “fayda” erişmez…

-II-

Nasılsınız görüşmeyeli?..

 “İyi” olmadığınızı tahmin ediyorum… Olmayın da zaten. İyi olacak bir durum yok görünürde…

Büyük iyiyi hedefleyen, toplumsal iyiyi düşünen, “büyük iyi” için, kendi küçüklüğünden kurtulmaya çalışan insanların devri de geçti/geçiyor sanırım artık…

Neyse, nerde kalmıştık?..

İnsan niçin konuşur?” diye sormuştuk değil mi, sonra da, (yutubır)lardan, sosyal medya fenomenlerinden, starlardan, boş beleş aktivistlerden bahsedip bunların “niçin konuştuğunu”, sizin “hassasiyet ve duyarlılıklarınız” üzerinden köfte derdine düştüklerini söylemiştik…

Bir kısmı da, çağımızın artık bir “gösteri çağı/gösteri toplumu” olduğu düşüncesiyle-inancıyla;

-“Madem gösteri toplumu, öyleyse ben niye görünmeyeyim, benim neyim eksik ayol…

 İçgüdüsüyle, jartiyerleri çektiği gibi fırlıyor sahneye; toplum önüne… Toplumsal “görünürlük alanları”na…

(Aslında, İslam üzerinden/İslâmî hassasiyetler üzerinden bir “istismar” söz konusu olmasa, diyeceğimiz çok basit;

-“Tamam lan, çek jartiyerleri çık sahneye buyur, seni de izleyelim, dinleyelim, görelim… Bu kadar pisliği görüyoruz nasıl olsa…”

Der, meseleyi de fazla uzatmayız…

Dediğim gibi, -söz konusu olan halkımızda mevcut olan İslamî duyarlılıklar/ hassasiyetlerin istismarı olunca, bunun üzerinden yapılan iğrençlikleri, tespit ve teşhis etmek, sahte ve gerçeği ayırıcı ölçüleri sürekli hatırlamak, hatırlatmak, göz önünde tutmak ayrı bir önem kazanıyor…

İşin en vahim tarafı şu ki, bugün en küçük bir caydırıcı “otoritenin” de bulunmadığı alan bu…

Halkımızın, insanımızın, gençlerimizin, imanı-inancı bitmez tükenmez bir maden gibi, bu sahteler, (yutıbır)lar, (striptase)-sitriptizciler, fenomenler, stratjistler(!) yazarlar, yazmazlar vesaire vesaire tarafından sömürülüyor, istismar ediliyor, hassasiyetleriniz, bu esnaf takımı tarafından “köfteye tahvil” ediliyor…

Ne korkunç bir cinayet, ne aşağılık bir iki yüzlülük, ne sahte bir dünya… Ve her geçen gün, sahte ile gerçeği ayırt etmek biraz daha zorlaşıyor, biraz daha imkânsızlaşıyor!

Netice olarak, sahneye çıkıp (striptase-gösterisini) tamamlayanın işi, sahneden indikten sonra bitiyor;

O yapacağını yapmış, alacağını almış… Siz de onu, izleyenler/dinleyenler/ağzının içine bakanlar olarak, gösteri bittikten sonra dağılabilirsiniz… O köfte yemeye, siz de; “ne izledik, ne dinledik biz az önce?” diye düşünmeye başlayabilirsiniz…

Şemsettin de gelmiş, artık başlayabiliriz...

-III-

-Selâm aleyküm Eşkıya abi…

-Ooo, aleyküm selâm Şemsettin, nerelerdesin sen yav, gel bakalım, hoş geldin…

-Hoş bulduk abi…

(Bu arada Şemsettin’i tanımayan arkadaşlar olabilir aranızda, kısaca tanıtayım… Şemsettin, sarıklı, cübbeli, ehl-i tarik, okumayı seven, çok meraklı bir kardeşimiz…

Kendisine;

 “Sarığın da çok güzelmiş bu arada, bir tane de ben alayım ondan!”

Dediğimde, bana;

-Eşkıya'lar Şarık takmaz abi...

Demişti…

Ben de;

-“Tamam, peki öyle olsun Şemsettin, ama sarığı seviyorum, böyle nasıl diyeyim, sahici adamların başında görünce, insanı biraz daha "insana" benzetiyor, dış yüzünden... Ama şimdi böyle herkes geçiriyor kafasına dondurma külahı gibi! Ne o öyle ya! Bir gram estetik ve heybet yok! Ama seninki yakışmış maşaAllah...”

Demiştim…

-Teşekküy edeyim abi!

Demişti…

Şemsettin çok zeki ve aynı zamanda çok saf biri..  Bir kusuru var, “r”leri söyleyemiyor… Bazen de “s”leri “ş” diye teleffuz ediyor… Neyse, ben Şemsettin’i çok seviyorum, biraz tanıyınca siz de çok seveceksiniz eminim…)

-IV-

-Abi Eşkıya çıkmış piyasaya dediler, koşa koşa geldim valla…

-İyi etmişsin Şemsettin, hoş geldin… Ramiz Dayı’dan haberin var mı, nerelerde o?

-Sahildeki Balıkçı kahvesinde abi…

-Hangi balıkçı kahvesi?

-Biylikte bütün Ramazan ayı boyunca, sabahlaya kaday takıldığınız kahve vardı ya işte… Orda o, haberi olmuş onun da, “Mevzu biraz ilerlesin gelirim ben de” dedi…

-Bak bu iyi haber işte Şemsettin, özledik Ramiz Dayı’yı da… Bu arada çok mevzu birikti Şemsettin, Freud'u da ağırlığına yaraşır şekilde ağırlayamadık, ayıp oldu adama, ta nerelerden kalkmış ayağımıza kadar gelmiş adam, neyse telafi ederiz bir şekilde onu da...

-Abi, ben bazı mevzuları not aldım, arada bir hatırlatırım size...

-Bak bu çok iyi işte, harikâsın Şemsettin...

Önceki ve Sonraki Yazılar