Yanlışlığı "metod" haline getiren bir kötülük! -VI-

-I-

Varlıkta, varoluşta, hayatta, her şey akıl ile izâh edilemiyor, akıl ile kavranılamıyor diye, bütün salaklıkları da, akıl mantık-muhâkeme dışı şeyleri de –kusura bakmayın- “din ve diyanet” çerçevesine sokmak, sokmaya çalışmak da, “din ve diyanet gayreti” ile açıklanabilecek bir durum değildir…

Demiştik en son ve;

Özellikle, KİM’in, tasavvufu “göklerdeki yerine iade” ettikten sonra –yani Şeriat hassasiyeti de büsbütün kaybolmuş ayak takımının tasallutundan ve onu kendi seviyelerine indirmelerinden- kurtardıktan sonra, -O’nun gölgesi altında veya sırtını O’na dayayarak- yeniden “tasavvufu ve tarikatı” avamîleştirmeleri tam bir felâket ve rezalet olarak görülebilir!

Diyerek bitirmiştik…

Buradan devam edelim…

Yanlışlığı "metod" haline getiren bir kötülük!

-II-

Artık her şeyden “kuşkulanıyoruz…” Kuşkulanmakta da haklıyız! Güvenilir, sağlam, İslâmî hassasiyeti olan bir “otorite” de olmadığı için, bir yandan hızlı bir şekilde “yalanlar”a boğuluyor, sonrasına “doğru” olan şeylerden de kuşku duymaya başlıyoruz… Zehirli bir çağ, kelimenin tam anlamıyla, “ahir zaman…

Bir de, âhir zamanın bir özelliği sanıyorum; kötülüğü ve yanlışı bir “metod” olarak yaygınlaştıran, bunun önünü açan “sapmalar” o kadar çoğaldı ki, siz de fark ediyorsunuzdur…

Misâl; Bir insan bir kötülük yapar, bir yanlış yapar, günahı da kendine aittir. Bunun “topluma”, çevreye sirâyetinden söz etmek mümkün değildir.

Ama bazı “kötülükler” vardır ki, başka ve kalıcı kötülüklere yol açarlar… Bunlar “kötülükte” çığır açarlar ve kötülük artık bir “yanlış metod” haline gelir…  “ledunni muhavere-saçmalıklar” bunlardan biridir… (Bir de, “fikirsiz fikirci”(!) veya “ezik dedikodocu” biri var, ona bilahere geleceğiz… O da bir “kötülüğü” metod haline getirmeyi “başardı”(!) maalesef…)

Buradaki iddia; “Berzahdakiler ile temas kurulduğu”, onlarla akşam sabah konuşulduğu yönünde bir iddiadır.

Böyle birşey olmakta mıdır? Olmakta ise, “hangi derdimize çare” olmuştur?

Yaklaşık beş senedir, bu konuda saçmalanmadık saçma, zırvalanmadık zırva, üfürürülmedik safsata kalmamıştır! Peki, hangi mesele halledilmiş, hangi sorun çözülmüş, hangi “tohum” sulanmıştır?

Diğer yandan, bundan sonra, “uçma hevesindekiler”, bu yola başvurmaya çalışacak, “temaslar artacak”(!) bu şekilde, tabii hayatın akışına uygun olmayan bir, “berzaha uçuş seferleri” başlayacaktır!

Takdir edersiniz ki bu tür “sapma”ların, tarikatla ve tasavvuf ile her hangi bir ilgisi, ilişkisi yoktur!

Evet, "zırvada tevil olmaz", olursa böyle olur...

-III-

"Aklı yele vermek"... Farkı "fark" edebilmek...

Aklı yele vermek” de bu değildir… Her türlü saçmalığı, safsatayı ve zırvayı, “din-diyanet” kalıbında piyasaya sürmek değildir!

Gerçek anlamda “aklı yele vermek”, Üstad’ın, şaşmaz bir istikâmet bilgisi ile önümüze koyduğu İdeolocya Örgüsü’ndeki şu başlıkta bulabiliriz; “Divânelere muhtacız…

Yani, o malûm yanlışın “doğrusu” budur… Bu da, “akılsızlık-salaklık” değil bir “vecd hâlini” ifade eder…

Farkı "farkedebilmek" için; "Divânelere muhtacız..."

Bu temel metni dikkate alarak, tekrar tekrar okuyarak, “ruh hastaları” ile, bir davanın, bir mevzuunun, bir meselenin “divânesi” olan arasındaki farkı fark edebiliriz… Zirâ, bu ikisi arasında birbirini “andıran” bir dışyüz benzerliği de vardır…

Üstad’dan dinleyelim;

“Garplıların (possédé) diye bir tâbirleri vardır; zapt veya istila olunmuş mânasına gelen bu tâbir; bir fikir veya his tarafından kavranıp, sımsıkı yakalanıp, başka tarafa bakmaya, başka birşey düşünmeye imkân ve mecali kalmamış insanlar hakkında kullanılır. Ve bu tâbir, bazan, marazî ve muvazenesiz ruhların; bazen de, kendilerini bir davaya kaptırmış, gönüllerini yalnız o dava ile doldurmuş kahramanların vasfıdır.

Her kahraman mutlaka bir (possédé)dir; fakat her (possédé) mutlaka bir kahraman değildir. İşte, muazzam davalarla şişip büyümesi ve sonunda insan topluluklarını eteğine dolayıp göklere yükseltmesi gereken ulvî ve sağlam ruhlarla, delice vehimler yüzünden şişemeden patlayan ve sönen, fakat dış manzaraları ilk misali andırıyormuş gibi duran süflî ve hasta ruhlar arasındaki fark!.

Bu tâbirin mukabilini bize “divâne” sıfatı verebilir. Bizim ihtiyacımız, yalnız bu mânada, ulvî ve müspet mânada divanelerdir. Oysa, devrimizde, kâmil iman, kâmil ahlak, kâmil insan gibi, en az bulunan, hemen hemen kalmamış gibi duran nesne…

Cihanda büyük ve ulvî insan olarak kim gelmişse hepsi de müspet cepheden birer divanedir. Aşkın zıvanadan çıkardığı insan olarak, divâne olmadan bir iş görebilmeye, bir hamle gösterebilmeye imkân yoktur.”

Ve;

“…divanelik, aslî, esasî ve hakiki kutbiyle gerçek imanın verdiği bir sıfat; ve insanı arayıcılığa, buluculuğa, keşfediciliğe, yapıcılığa, yakıştırıcılığa memur eden ilâhi bir lûtuf… Divaneliktir ki, yedirmez, içirmez, uyutmaz, gaflete daldırmaz, vazgeçirtmez, ümidsizliğe düşürmez; ve mutlaka dindirir, yaptırır, koşturur, bağırtır, saldırtır, vardırtır, erdirir.”

Demek ki neymiş?..

Ve;

"Bugünse elimizde, birtakım klişeleri papağanvâri heceleyen, fakat imanın ruhu olan divaneliği zerre miktarı kalbine sindiremeyen müstehaselerden (fosillerden) başka kimsecikler kalmadı.”

Üstad, tâ o günler için böyle diyordu... Bugün için, buna ilâve edilecek husus ise şudur; Kimsecikler kalmadığını fark edebilecek bir "idrâk" de kalmadı...

Bu yolu; "divâneliğin" yolunu tıkayan, fikre yönelmesi gereken ilgiyi, zırvalara-safsatalara yönlendiren yanlışlık, gün gelir, "kafayı sıyırmış" üç beş kişinin saçmalıkları olarak kalmaz! Bu "yolu tıkayan" bir kötülük olarak, daha ağır bir vebâl ve fatura ortaya çıkarır!

-IV-

"Bütün kâhinler yalancıdır..."

Günümüzde, “itikad arsasını” tahrip eden o kadar çok saldırıya maruz kalıyoruz ki, daha “bu ne?” demeden, bir diğeri altımızı oymaya başlamış bulunuyor.

O yüzden de zamanın büyüğü tarafından Zamanın İrşad Kutbu olarak belirtilen o zât;

Günümüzde günahlar, amelî olmaktan ziyâde, itikâdidir” buyuruyor…

Daha ayrıntılı şekliyle şöyle;

“Günümüzde Müslümanların, sahilsiz bir derya gibi içinde çırpındığı en büyük günah, fiilî olmaktan ziyâde kalbidir; ve belki her fiilî günahtan beter olarak, İslâm ahlâkına bîgânelikte toplanmaktadır...” buyurulmaktadır!

*

Demek ki, başı sonu belli olmayan lakırdıların, sapkın “batinîlik” çağrışımları yaptıran, üfürükçülük barındıran, “ruh çağırma seanslarını” andıran, “ledünni” dedikten sonra her türlü zırvayı zırvalamak demek, “tarikat-tasavvuf” çerçevesi içinde görülemez! (Adama bakıyorsun, kendini meşhur kahîn Baba Vanga ile özdeşleştiriyor ve kendi zırvalamalarına bu kâhini delil gösteriyor, bu kâhine nasıl önem verildiğini anlatıyor… Ve bu zırva, artık “uyuşmuş” safoşların dikkatini çekmiyor… Yahu, adam “kahînlik” iddia ediyor, görmüyor musunuz?” diye soracağız ama, artık görseler bile, “ne bu?” diye sormayacak derecede “uyuşmuşlar” maalesef…

Ne diyordu Hadis-i Şerif’de Allah Resûlü:

Bütün kâhinler yalancıdır…

Bu durumda, kendi zırvalıklarını izah sadedinde, Baba Vanga’yı örnek veren bu “hoca” nedir?..”)

Devam edecek...

Önceki ve Sonraki Yazılar