"Şeyh uçmaz, mürid uçurur..." -VII-

-I-

"Şeriatın olmadığı yerde tasavvuf yoktur..."

Bu konularla az çok ilgisi olan bilir ki;

Şeriatın olmadığı yerde tasavvuf-tarikat  hiç olmaz…

Bu apaçık bir konu…

Bu bedahet de tabii olarak, “Mutlak fikri” hâkim kılmanın yollarını arayışa, bu yolu açıcı düşünce ve haraketlere, çözüm arayışına zorlar inananları…

Hal böyle iken, insanların, çaresizlikten, çözümsüzlükten, bir nevi “katlanış” şeklindeki durumları zaman içinde,  “doğru” kabul edilmeye başlıyor… Ve, sanki “asıl kaim ve yerli yerinde” de, usûl ve teferruata dair bir takım ayrılıklar ve aykırılıklar, tartışmalar yaşanıyormuş gibi, görülmeye, algılanmaya başlıyor…

Evet, ortalama bir tasavvuf-tarikat kültürü olan bilir ki, Şeriatın olmadığı yerde tasavvuf yoktur!

Bugün, kendilerini “cemaat, tarikat” vesair olarak tanımlayan toplulukların önünde bu mesele “çözülmesi gereken en temel mesele” olarak dururken, sanki hiç böyle bir sorun yokmuş gibi davranmak da, kabul etmek lazım bir çeşit “sapma”dır…

"Şeyh uçmaz, mürid uçurur..."

-II-

İnsani ve toplumsal sorunlara”, İslâm temelli bir düşünce sistemi ile yaklaşan, bu temelde çözümler ortaya koyan bir “fikir sistemi”nin, akıl, mantık-muhakeme dışı abuk sabuklukları, “din ve diyanet gayreti ile yapılan işler” olarak görmesinin mümkün olmadığını, bu tür abuklukları “masûm” kabul etmediğini biliyoruz… (“Dün”e baktığımızda bunun yüzlerce örneğini görebiliriz…)

Yanlış anlamalara geçit vermemek için, şunu da baştan ifade edelim ki;

Küfür cephesinin azgın bir İslâm düşmanlığı ile saldırdığı, hedefe koyduğu, “cemaat ve tarikatları”, küfür cephesinin bu azgın saldırıları karşısında destekler ve savunuruz… Her Müslümanın  tabii tavrı… Tabii olması gereken tavrı budur…

Bu durum, bizim “cemaat ve tarikat” başlığı altındaki toplulukların abuk sabuk yanlışlıklarını görmemize ve eleştirmemize de engel değildir…

(Bir yanda, “sistem çapında” ele alınıp, çözülmesi-çözüm önerilmesi gereken meseleleri, “dedikodu çapında” konuşmak ve külliyen çözümsüzlüğe mahkûm etmek, olayları bir “dünya görüşü” perspektifinden değerlendirenlerin işi olamaz, olmamalı…)

Bu yüzden de, günümüzdeki umumi manzaraya bakarak, “Cemaatler, tarikatlar ve tasavvuf” hakkında konuşurken, yazarken azâmi bir dikkat içinde olmamız, rastgele sallamalardan, doğrulanmamış hükümlerden mümkün olduğu kadar kaçınmamız gerekiyor… “Uçmaktan” kaçmaktan, “Şeyh uçmaz mürid uçurur”lardan, “şeyh uçurmaya çalışan” müridlerden de tabii ki!

Bildiğiniz üzere;

Şeyh uçmaz, mürid uçurur…” Çünkü, şeyhin “uçmak” diye bir derdi yoktur, ama “müridlik” iddiasındakinin bütün derdi “uçmak” üzerinedir…

*

Kabul etmemiz gerek ki, cemaatler içinde de, kendi ölçeklerinde bir “güç ve iktidar” çatışması, bir –ağalık, beylik-şeyhlik- kavgası zaman zaman su yüzüne vurmaktadır. Bunun da toplumun genelini ilgilendiren bir mesele olduğu söylenemez… Bu tür meseleler “cemaatin” kendi içinde yaşanır ve bir şekilde “sorun” çözülür… Yani, bu anlamda, “toplumun genelini” ilgilendirmez… Bağlılar, mensuplar, taraflar arasında bir çekişme, itiş kakış yaşanır, orda biter… (Nitekim, İsmailağa cemaati içinde de, Mahmud Efendi Hazretleri’nin vefatından sonra, -baş göstermesi muhtemel ayrılık ve aykırılıklar karşısında- buna meydan verilmeden, cenaze başında isim açıklanmıştır…)

 

Akıl "niçinleri" arar...

-III-

Gelelim kendi meselemize

Din” hayat demektir… Dinin kaynağı da tabii olarak “vahiydir…” Bu anlamda, din, “dünya ve ahiret hayatını” düzenlemeye dairdir… (Yani, 7 kat göklerde gezinmek demek değildir…)

Ne anlatmaya çalışıyoruz?

Şunu;

Bir “düşünce sistemine” bağlılık iddiasında olan biri için en önemli şey; “arayıcı, tarayıcı, bulucu, sorucu, sorgulayıcı” fikir-düşüncedir

Öyle olması gerekir!

(Hani, “Ruhun eşya ve hadiseler karşısındaki "nasıl" tavrına karşı, akıl "niçin'leri arar ve "fikir" meydana gelir. Fikrin içine işlemiş "işletici sıfat", ruhun merkezî fakültesi "ahlâk"tır ki, kendisinden zuhura geldiği fikri ileriye doğru zuhur ettirir .” mevzuu var ya…)

Yani?..

Akıl, “niçinleri” arar, “ledünni üfürükçülük”lere prim vermez, “fikirsiz fikircilerin”(!) felsefi üfürüklerine itibar etmez, bu tür “sapmaları” anında nefyeder…

Ediyor musunuz peki? Nerdeeee?

 “Fikir-düşünce”nin yerine ikâme edilmeye çalışılan, “felsefecilik –ve “fikirsiz fikircilik”(!)- ve onun yan kolu halinde üfürükçülük- içi dışı boş mistikçilik” gibi sapmalar, fikri-düşünce sistemini "çarpıtmanın", kendisi anlamadan başkasına anlatmaya çalışmanın bir neticesidir…

Normal olan şudur; Düşünce sistemine bağlı olanlar, “sistemli düşünce” yoluyla, anladıklarını yorumlayarak “ilerler…” Yani, “uçmazlar…”

Zira insan ancak “anladığını” yorumlayabilir

Yorumlamak”, anladığına özden bir katılımdır…

Akıl, “niçinleri” arar, sorar, sorgular; bunu yaparken de –rast gele değil, başıboş değil- bir “dünya görüşü-fikir sistemine” bağlı kalarak, o “bağlılık-nisbet” içinde yapar! Yapmak gerekir! (Bunun adı “bağlı akıl faaliyeti”dir…)

"Geçmişimizden" kopmamalıyız!

-IV-

Sevgili yoldaşlar, özün özü olarak diyeceğim o ki;

Kendi geçmişimizden kopmamalıyız… Kendi geçmişinden kopanlar, bugünkü konumlarını da “anlamlandıramazlar…”

Geçmişimize sahip çıkarak, bugün “geldiğimiz noktayı” görmeye, anlamaya çalışmalıyız. Devrimci bir mücadele pratiğinden gelenler, bu tür saçmalıklara asla prim vermezler, vermemelidirler!

Bu yüzden de; soru sormak önemlidir!

Soru sormak önemlidir!

-V-

Bir meseleyi anlamanın, anlamaya çalışmanın giriş kapısı, soru sormaktır... Bundan da daha önemlisi, "doğru soruları" sormaktır.

"Akıllıca bir cevab istiyorsan, akıllıca soru sormalısın..." der, Büyük Muzdaripler’de KİM…

O yüzden, ortamı zehirleyen saçmalıkları anlamak için de, “akıllıca sorular” sormak durumundayız…

Saçmalıklara, zırvalara son verecek en önemli şeylerden biri de budur; “akıllıca sorular sormak…

Şimdi bu anlamda esas soruyu dilimiz döndüğünce sormaya çalışalım;

-“Günümüzde dinî ölçüleri “yorumlamak” için neye ihtiyaç vardır? Dinin emir-yasak ve ölçülerini bilen herkes, bu ölçüleri “yorumlayabilir” mi?..

Yoksa, “dini ölçüleri bilmek”, onları “yorumlayabilecek” bir eğitim, ilim-irfanı gerekli kılmaz mı? Dinin ölçülerini “bilen” her insan, onu kendi “anlayışına” göre yorumlayabilir mi?..

Bizim inancımız odur ki;

Kalbleri ve kafaları darmadağın eden–kalbleri ve kafaları darmadağın etmek için, içerden ve dışarıdan yapılan organize saldırıları da göz önüne alarak- çağın bu öldürücü hastalığına karşı bizi “koruyacak” anlayış, “zamanın sahipleri” tarafından “yenilenmiştir…

Zamanın sahipleri tarafından yenilenmiş bu mucizevi “anlayış”a doğru bir nisbet kurmaya bakmak öncelikle bu öldürücü zehire karşı bize bir “koruma” sağlayacaktır…

Devam edecek...

Önceki ve Sonraki Yazılar