"Nakşi sırrı" Nakşibendilerdedir... -8-

-I-

Kalbler ve dimağlar, gözler ve zihinler o kadar lüzumsuz şeyle kirleniyor, kirletiliyor ki, gerekli olanı, -bazen bedahet; apaçık- olanı göremez hale geliyoruz…

O yüzden de, artık “makûl”ün ne olduğunu bile bilmiyor, makûl bir zeminde konuşamıyoruz!

(O yüzden de sürekli "uçuyor-kaçıyoruz"... Eee, uçuyorsak da zaten başka bir şeye hiç gerek kalmıyor..)

Bir bakmışsın ki, daha ikinci cümlede üslup zıvanadan çıkmış, ağızlar bozulmuş! Olmaz tabii ki, bu şekilde de konuşulmaz…

İnsanız… Hakikatte çoğu zaman, duygularımızın “akla galip” geldiğini, hemen hepimiz şu veya bu şekilde yaşamışızdır. Tabii ve insanî bir durum…

Makûl bir zeminde konuşmak, tartışmak her zaman –düşünce adına- verimli olmuştur, olmaya da devam edecektir…

-II-

Münzevi kardeş geldi...

Münzevi: Selâm aleyküm Eşkıya…

-Ooo… Aleyküm selâm Münzevi, hoş geldin, buyur otur şöyle… Şemşettin bize kahve verirsin artık…

-Geliyor abi hemen…

Münzevi; Böyle asker bavulu gibi düştük ama, kusura bakmayasın artık Eşkıya…

Ne kusuru Münzevi, kapımız sana her zaman açıktır, biliyorsun…

Münzevi: Uzun zaman oldu görüşmeyeli, her ne kadar “aklı yele vermediysek” de, aklın soğuk rüzgarlarından korunmaya çalışıyoruz… Ne kadar korunabiliyoruz bilmem. Ben naçizâne münzevi takılıyorum biliyorsun, bir bakıma hayattan kopuk sayılırız, ama Rabbim “fikirden kopuk”lardan etmesin bizi de…

-Amin Münzevi amin… “fikri yaşamak”tan, “yaşamayı fikir bilmek”ten nasibimizi artırsın Allah…

-III-

Bir şeyin sahtesi ile gerçeğini ayrıt edemiyorsak, hiç konuşmayalım!

(…)

Münzevi; -“Bazı kişilerin –olması gereken- liyakat şartlarını haiz (istenen) keyfiyette gözüküp gözükmemesi ayrı dava, ama elzem problem (bizimkilerin) ehl-i tasavvuf olup olmamasından ziyade, ehl-i tasavvufun ibdacı liyakat şartlarına sırtı dönük olmasıdır. İslam hâkimiyetinin gerçekleşmemesinin de biricik sebebi budur, böyledir diye düşünüyorum?..”

Eşkıya:

-Yani?.. "Tasavvufçu" kılığında, tasavvuf kültürüne ve ahlakına da yabancı-uzak bir takım şöhret heveslisi tiplerin, "sinek keyfiyetlilerin", -KİM’in; "Devrimci düşüncenin prestijini devrimci olmayan adamlara yıkarak, hem devrimci düşünceyi, hem de onun itibarını yok etmek istiyorlar" dediği, -90'lı yılların "Derin odaklarının" yapmaya çalıştığını- bugün, "ehl-i tasavvuf geçinen esnaf takımı" bizzat İbda'ya yapıyor mu demek istiyorsunuz? Bir şeyin, "sahtesine karşı olmadan", aslını nasıl savunacaksınız?

Bu pisliği yayan "kaynak" da belli olduğuna göre, ona bir eleştiriniz-itirazınız- var mı?

Eğer, bir şeyin aleni sahteliklerine, aleni bir şekilde itiraz etmiyorsanız, -ediyorsanız tabii ki bir şey demem- "tasavvuf kılığında sergilenen adiliklere, pisliklere" en sert bir şekilde karşı çıkmanız, "ne b*k yiyorsunuz olm siz!" demeniz gerekmez mi?

Kaldı ki ortada "tasavvuf" filân da yok... Sadece, şekli bir takım şeyler var... Onun da malûm olduğu üzeri "tasavvufla" bir alâkası yok! O halde? Adi ve düşük karakterli insanların, "tasavvufçuymuş gibi" yaparak, normal bir Müslümanın bile yeltenmeyeceği-yapmayacağı pislikler yapması, elbette "tasavvuf" kelimesi-kisvesi ile perdelenemez, örtülemez!

Dolayısı ile, "Tasavvufun hakikati adına" (ki tasavvufa inanan, o yolun mümtazlığına-Allah dostlarının yolu olduğuna- inanan insan için bu elzemdir) bizzat bu adi pisliklere itiraz etmek daha öncelikli değil midir?!

Bir şeyin "hakikatini" bilen, "sahtesine" daha şiddetli itiraz eder, tabii olan budur!

Bir şeyin hakikatini bilen, "sahtesini" tanır ve ifşa ederreddeder, sadece hakikatine duyduğu saygı adına!

-IV-

"Nakşi sırrı" Nakşibendilerdedir, sende değil!

Münzevi:

-“Ortada herkesin ve de her kesimin emeğini gerekli kılan veya kılacak olan bir “yeni dünya düzeni” teklifi var. Bu teklif, teklifin gereğini yerine getirecek liyakat sahiblerini beklemektedir. Yani mevzuunda yetkin olan fikir, ilim ve teknik erbabını!

Hesaplaşma denilen mevzu, mevzu sahiblerinin üzerinde bulundukları mevzular üzerindendir. Dolasıyla da aslında müstakil olarak “İslam Tasavvufu” diye bir mevzuun mevzuu dahi abes. Yani, sözkonusu olan ruh ve fikir ta başından beri “ehl-i hâl”ine hasret. Bahse mevzu ruh ve fikir, “Nakşi sırrıdır kavgam” esprisi üzerinden kendi meşrebini ifşa ederken, hesaplaşmanın aynı meşreb üzerinden gerçekleştirilmesini salık vermektedir. Bunun yolu, üzerinde bulunulan mevzuun muhtevasını bizzat kendi haline delil kılmasıdır…

Eşkıya:

-“Baştaki ifadenize dönecek olursak: ("Ehl-i tasavvufun ibdacı liyakat şartlarına sırtı dönük olması") diye bir durum söz konusu değildir! Zira; "Ehl-i tasavvuf" olan, -ferdi olarak bile olsa- "hakikati" bilen/bulandır! Sahtelerine de "ehl-i tasavvuf" değil de, "ehl-i başka bir şey”, yani başka bir şeyin ehli demek daha uygundur!

Fikre yabancı, fikre nisbeti olmayan/fikirle nisbet kuramamış, (bir de filan cemaate bağlı(!) ) magazinci-sahte bir"zihniyetin" -polemik olmasın diye isim yazmıyorum- harcadığı değerlerin tamamı, "KİM keyfiyetinin" ürettiği değerlerdir!

Kendi ürettikleri değil.

Kendi “ürettikleri”(!) değerleri –eğer varsa- istedikleri şekilde “harcayabilirler”, elbette buna karışamayız!

Öyle ezberlenmiş klişelerle, “parsa” peşinde, ne “mürid” olunur, ne derviş olunur!

Ama adamların her birinin ayrı ayrı, “gözü daha yükseklerde”, yani bizim ne mürid olur ne derviş olur dediğimiz adamlar, bir de bakıyorsunuz ki, “şeyhlik” ş’ediyorlar!

"Nakşi sırrı" Nakşibendilerdedir...

Ve "sır" dediğimiz şey, "sır idraki"ni gerekli kılar; "sır idraki" de sırra saygı duymayı! Hani nerde?..

-V-

Kavgası "Nakşi sırrı" olan KİM'dir!

İşte “şiir idrakı”na hitap eden bu ifadeyi de ağızlarına sakız yaptılar maalesef;

"Nakşi sırrı" Nakşilerdedir, sende değil! -İstanbul'un malûm bir semtinin bodrum katında hased-fesad-fitne hallerini -(ve pisliklerini) -KİM keyfiyeti'nden- ezberledikleri klişelerle sulandıranlar da, ne "Nakşîlik" ne de herhangi bir "sır" bulunabilir!

Bir yere bir taş atmamışsın, -hatta nefsine bile- sonra bu sözler ağzında sakız, insanda biraz utanma olur değil mi?

“Nakşî sırrı” Nakşibendîlerdedir, o “sırrı bilen”dir kavgası “Nakşî sırrı” olan;

"Nakşi sırrının" kavgasını veren KİM'dir!

(O yüzden de, o kavgada bir "nefer" bile olmadan, "generalliğe"(!) heves etmenin âlemi yok!)

Haa, unutuyordum, bir şey ki açığa vurulduysa, o şey "sır" değildir...

Sen bırak "sırrı" açığa vurmayı, en kabasından -davulla- üstelik, "aklı verdim yele, leee leee leee" modundunda, ortada "sır" bırakmadın(!) ne kavgası!

Bir şeyi üstün bir değeri/kıymeti, "sırrı" değersizleştirmek, ayağa düşürmek, itibarsızlaştırmak, saygınlığını zedelemek, o "üstün kıymet ve değere" yapılacak en büyük, en vahim kötülük değil midir?

Münzevi;

-“ASR-I Saadet, yani zâhir ve batın dengesini mündemiç “suret mânânın aynıdır” noktasında anlam kazanan “Örnek Ümmet Modeli”, malum ruh ve fikir sisteminin biricik meşrebi olarak belirtilmiştir. Hal böyle olunca, nisbet mevzuunda ortaya konulan çaba, ehl-i halin biricik göstergesi…”

Eşkıya;

-“Peki o zaman şöyle diyelim, daha net bir ifadeyle; -Diyalektik; "zıddını dışarda bırakmak"tır; hem fikir hem eylem, hem söylem olarak! Bu tabii bir ayıklama ve "kendi öz keyfiyetini ifade" etmenin en pratik yoludur! Buna göre;

Bir fikir ve aksiyon hareketini, -aklınca- bir cemaate yamamaya çalışan, bunun için de yapmadığı gevezelik-lüzumsuzluk, nefs hilesi bırakmayan, bir sefahate itiraz etmeden, -saçmalıkları ve zırvaları sahibine iade etmeden- ha bu dediğiniz şeyi nasıl ş'deeceksiniz?

Münzevi:

-“Nakşi sırrı”, Allah Resülü tarafından Sevr mağarasında Ebu Bekir Hazretlerine emanet edilen sırdır. Bu sırrın baş ve son esprisi üzerinden İbda’da düğümlendiğini söylemeye gerek yok. Hakikatin kendisi olarak zâhir olan İbda, Tasavvufu bir isim olmaktan çoktan çıkarmış olmaktadır…”

Eşkıya;

-“Malûm olduğu üzere; "Nakşi sırrıdır kavgam" -rüyâda gelen bir mânâ- ve vakıâ da ortaya çıkan kaskatı bir vakıâ. Peki; "kavga kaçkını" -ve kapkaççı- bir kaç “görünme heveslisinin”, "devrimci düşüncenin prestijini devrimci olmayan kişilere malederek- orta yerde "striptiz" yapmalarına itiraz?

Yani bu pislikleri yaparken;

("Nakşi sırrıdır kavgam") ifadesini, kendi –fikirsiz ve kel keleş- hâllerini perdelemek ve yaptıkları kapkaççılık ve ahlaksızlıkları (nefs hilelerini) örtbas etmek için) kullanmalarına itiraz etmeyecek misiniz?

Çünkü, "hakikatin" böyle bir rezilliğe tahammülü olmaz! Olmamalı!

Münzevi:

“Ruh ve fikrin mevzular üzerinden toplumun genel fikir çerçevesine yerleştirilmesi ameliyesi gün yüzüne çıkana kadar dalgalı denizlerin durulması uzak ihtimal. Herkes üzerine düşeni yaptıkça yapılmak istenen sahteliklerin gün yüzüne çıkması ise kaçınılmaz…”

Eşkıya;

"Yapılmak istenen sahtelikler" gün yüzünde ve alêni yapılıyor zaten! Yani pislik ortada! ("Pislik" de -diyalektik bir yöntemle- temizliği yok etmeye, kirletmeye, kendini "yaymaya" çalışıyor) Yani adam pisliği, "gizli saklı" yapmıyor; Aleni yapıyor! Yoksa ne diye ş'edelim!

Münzevi;

-“Mesele yanlışa yanlış demek olmadığı hepimizin malumu. Bariz eksiklik, işin doğrusunun ne olduğunu gösterecek muhteva çeşitliliği ve de zenginliğinin olmaması. Olağanüstü durumlar karşısında “el, dil ve buğz” mutlak ölçüsü ise her daim hatırlanması gereken.

Eşkıya:

-“Mesele tam da bu; "yanlışa yanlış" demek veya dememek! -veya diyememek... Ve ortaya konulmuş "doğru" üzerinden yapılan bu yanlışla hem de! "Hakikatin hatırının" kalmamış olması yani...

Önceki ve Sonraki Yazılar