"Aklı verdim yele/ Gel uçalım yedi kat göklere/ Le le le leylim le le le... -V-

Zaman zaman "kopuyoruz..."

-I-

Gerçek şu ki, zaman zaman “kopuyoruz…” Hatta çok sık kopuyoruz… Hayatın “doğal akışı” denilen, aslında hiç de doğal moğal olmayan akışı içinde, gerçekten kopuyor, “hayatın mânâsı” üzerinde yoğunlaşmaktan kopuyoruz… Bizi ister istemez rehin alan zorunlu uğraşlar içinde, hakikate dair her an diri ve yeni olmak gereken tavrımızı, anlamsız ilgiler içinde kaybediyoruz… Büyük kayıp…

Bazen de istemeden “susmak” durumunda kalıyoruz… Konuşmanın sağır duvarlara çarpıp yankılanmasından duyduğumuz tedirginlikle susuyoruz…

Bazen, “düşük bir çene”nin verdiği tahribatı, bir atom bombasının bile veremeyeceğini görüyor olmanın verdiği ürküntü ile susuyoruz!

Tarikatta/tasavvufta “aradığını bulamamış”(!) bir insanın, yemediği halt bırakmadıktan sonra bir de dönüp, “şeriat hassasiyeti”(!) vurgusu yapması karşısında, dilimize sahip olmak, ağzımızı bozmamak için susuyoruz!

Bir insan, tarikatte/tasavvufta neyi aramış da bulamamış olsun? Bulduğun şey ne ki “sana yetmiyor” olsun?..

Ki “sana yetiyorsa”, bir düşünce sistemini, bir dünya görüşünü, bir fikir sistemini, “çene ishali” içinde boğmaya kalkıyorsun? Nedir derdin, sorunun?

"Nerde kalmıştık?.."

-II-

En son şöyle bir yerde kalmıştık;

-Şimdi Şemsettin, bir insan, bir Müslüman olarak, bir ideolojiye, bir düşünce sistemine, bir dünya görüşüne, İslâm’a muhatap anlayışa –adına ne diyorsan artık- bağlılık-aidiyet iddiası olan her insandan beklenen ilk şey, bağlı olduğu ideolojiye, sisteme, dünya görüşüne “uyma-uygunluk” çabasıdır… Aziz olan bu çabadır, kıymet ve değer bu “uygunluk çabası”ndadır… Uygun olup olmadığı, uyup uymadığı sonraki mesele…

Devamında, bağlılık iddia edilen dünya görüşünü, tanıma, bilme, anlama çabası gelir… Az veya çok, o önemli değil…

Demek ki aidiyet ve bağlılık iddiasında olan bir insanda saygı duyulacak iki aziz çaba var;

Birincisi "anlama çabası"... İkincisi; Anladığını "ifâde etme çabası"... Bu iki aziz ve samimi çabanın tabii sonucu olarak da, "uygunluk/uygun davranma" çabası…

Netice olarak; İslâm adına, Müslümanlar adına ortaya konulmuş “doğru” bir şeye sahip çıkmak, o “doğru” üzerinden devam durumundayız…

Bunu da yapamazsak, vay hâlimize...

*

-III-

Şimdi…

Gırtlağına kadar “cemaat içi dedikodulara” boğulmuşken, bir takım sorular sormak elbette rahatsız edicidir, farkındayım…

Normal şartlar altında şu kadar basit ve sade bir gerçek vardı; Bu fikre bağlı olan insanlar, elbette bir tarikattan da ders alabilirler, kendi “kişisel gelişimlerini” tamamlayabilirlerdi, öyle de oluyordu. Hatta, bir cemaate bağlı insanlar, zaman zaman “Şeriat” hassasiyeti ile, bu harekete katılıyor, imanın tezahürü olan bir “eylemsellik” içinde kendilerini de ifade ediyorlardı…

Bu kadar basit, sade ve normal bir “ilişki biçimi”, nasıl oldu da, bu “vaiz lobisi” tarafından, bambaşka bir şeye “evrildi”, çevrildi, devrildi?..

Şimdilik, bu zor olduğu kadar “basit” soruyu bir tarafa bırakalım sevgili dostlar…

Dikkat ediyorsanız, “kaldığımız yerden devam” etmeye çalışıyoruz…

Onun için öncelikle, "uçmalı mıyız, uçacaksak nasıl uçmalıyız?" sorularına "mantıklı" cevaplar bulmaya çalışıyoruz!

"Uçmaya karşı değilim, hatta mümkünse kuşlar gibi sürüler halinde uçalım..."

-IV-

Uzun konuşanı kısa dinlemek lazım” demiş Farabi, ben de kaseti öyle dinledim…

(Mutlaka siz de dinlemişsinizdir… Zaten dinlemediyseniz de bir şey kaybetmiş olmazsınız…)

Sevgili uçanlarkaçanlar, uçmak isteyenler, uçuş denemeleri yapanlar; Öncelikle bilmenizi isterim ki, uçmanıza, uçmak istemenize hiçbir itirazım yoktur…

Hatta, hepinize uçuş öncesi, kemerlerinizi bağlamanızı öneriyor ve iyi uçuşlar diliyorum…

Hatta gönül ister ki, hep birlikte, kuşlar gibi, sürüler halinde uçalım…

Ama Allah bize kanat vermemiş, onun yerine “akıl” vermiş. Fakat “akıl” ile de uçmak pek mümkün görünmüyor…

Pardon, “akıl” ile de uçmak mümkün, işte o sayede “uçaklar” yapılıyor, belli kanunlar çerçevesinde, havalanıp uçabiliyorsunuz…

Neyse, konuyu dağıtmayalım…

Dolayısı ile bu noktadan sonra söyleyeceklerimi “önyargısız” bir şekilde okumanız gerekiyor…

Evvelen;

Elbette ben de isterim oturduğum yerden birileri gelsin beni kurtarsın… “Ruhanîler”, “rical-ül gaybler”, varsa daha ismini bilmediğim bilinmez varlıklar…

Kim istemez, herkes kendi işinde gücünde, “normal yaşamına” devam edecek, gaibden birileri de gelip kendilerini, ülkesini, milletini, vatanını, dinini diyanetini, “cemaatinizi” kurtaracak… Elbette ben de isterim…

-V-

"Aklı verdim yele / Gel seninle uçalım yedi kat göklere/ Le le le leylim le le le..."

Ama gelin görün ki; Ne “Şeriatte”, ne de “Tasavvufta” böyle bir yol, yöntem, usûl, inanç, itikad yok!

Ama siz derseniz ki; -“Ne demek yok, gel Çarşamba dedikodu merkezine sana binbir çeşit yol gösterelim! Hem âlâsından vâlâsından, berzahtan canlı yayın ile…

Buna da benim “aklım” yatmaz…

O yüzden, siz siz olarak kalın, ben de ben olarak kalayım…

Yoksa ben de bilirim; “aklı yele” vermeyi… Ben de az çok bilirim okuyup üflemeyi…

Aklı yele vermek” deyince…

Varlıkta, varoluşta, hayatta, her şey akıl ile izâh edilemiyor, akıl ile kavranılamıyor diye, bütün salaklıkları da, akıl mantık-muhâkeme dışı şeyleri de –kusura bakmayın- “din ve diyanet” çerçevesine sokmak, sokmaya çalışmak da, “din ve diyanet gayreti” ile açıklanabilecek bir durum değildir…

Özellikle, KİM’in, tasavvufu “göklerdeki yerine iade” ettikten sonra –yani Şeriat hassasiyeti de büsbütün kaybolmuş ayak takımının tasallutundan ve onu kendi seviyelerine indirmelerinden- kurtardıktan sonra, -O’nun gölgesi altında veya sırtını O’na dayayarak- yeniden “tasavvufu ve tarikatı” avamîleştirmeleri tam bir felâket ve rezalet olarak görülebilir!

(Devam edecek...)

Önceki ve Sonraki Yazılar