Av.Adem Yıldırım

Av.Adem Yıldırım

Zincirler kırılsın Ayasofya açılsın!

Ayasofya 1453 İstanbul’un fethine kadar bir çok dönemlerde yakılmış yıkılmış harabe haline gelmiş tekrar yapılmış ve tekrar harabe haline gelmiş bir yapı olarak tarihte yerini almıştır.

1453 yılında Avrupalıların ifadesiyle Grand Türk (Büyük Türk) Sultan Fatih'in İstanbul’u fethettiği sırada da Ayasofya harabe halindeydi. Fetihten sonra Sultan Fatih  namazı harabe olmayan bölümde kılarak buranın fethin sembolü olarak kalmasını istemiştir.

Büyük Türk Sultan Fatih, fetihten hemen sonra Bizans halkına can ve mal güvenlerinin teminat altında olduğunu söyledikten sonra,harabe halindeki Ayasofya’nın da camiye çevrilmesini emretmiştir.

Sultan Fatih Ayasofya klisesinin camiye çevrilmesinden sonra etrafına medrese ve külliyeler inşa etmiştir. Caminin ve külliyenin ihtiyaçları için ise bir Ayasofya vakfiyesini kurmuştur.

Tabi bu vakfı kuran karanlık bir çağı kapatıp yeni bir çağ açan dünya lideri büyük Türk sultan Fatih olunca vakıfların işletilmesiyle ilgili muhtemel yanlışlıklar ve kanunsuzluklar için bir vakfiye şartnamesini bizlere emanet etmiştir. Bu vakfiye şartnamesine uymayanlar için Sultan Fatih herkesçe malum vakıf bedduası olarak bilinen şu bedduasını belirtmiştir.  “Allâh’ın, Peygamber’in, meleklerin, bütün yöneticilerin ve dahi bütün Müslümanların ebediyen laneti onun ve onların üzerine olsun, azapları hafiflemesin onların, haşr gününde yüzlerine bakılmasın.

Bugün bizler Ayasofya’nın cami olarak açılıp açılmamasını tartışırken Ayasofya ve vakfiyesi ile ilgili gözden kaçırdığımız ve gözümüzden kaçırılan  çok şeylerin olduğunu da maalesef görmekteyiz. Bunlardan biri 480 yıl boyunca var olmuş fethin sembolünün bir göstergesi olarak Sultan Fatih tarafından Ayasofya cami etrafına yapılmış ve vakfedilmiş medreseler maalesef 1934 yılında yıkılmıştır.

Bu yıkım alelade betonarme yapıların yıkımı değil adeta dünya tarihine damga vurmuş tarihin yıkımı olarak kayıtlara geçmiştir. Öyle ki bu yıkım Ayasofya’nın bir Osmanlı külliyesi olduğuna dair vurulan ilk darbe olarak tarihte yerini almıştır. Oysa biz yani Türkiye Cumhuriyeti Bizans’ın değil Osmanlı devletinin bakiyesi olarak kurulmuş yeni genç bir devletti.

Her ne kadar Osmanlıdan gelip Osmanlı izlerini ve eserlerini yok eden ve yok etmeye çalışan bir nesil olmuşsa, cumhuriyet döneminde yetişip tarihine, ecdadına ve vakfiyelerine sahip çıkan yeni bir nesil de yetişmiş oldu şükür. Bunlardan biri yakın tarihimizde vefat etmiş Ayasofya’nın bugünkü haşmetli haline gelmesinde büyük emeği olan Rahmetli Ahmet Halûk Dursun hocamızdır.

Ahmet Haluk Dursun hocamız Ayasofya'nın tekrar bir Osmanlı külliyesi haline gelmesi için çok gayret etti  ve bu gayretinin sonucunda Ayasofya yeniden Osmanlı külliyesi haline gelmesinin önünü açtı. 

Ne yapıldı da bu hale geldi.Yapılanları şu şekilde sıralayabiliriz. II. Selim, III. Murad, III. Mehmed, I. Mustafa, Sultan İbrahim ve Şehzadeler türbeleri 2009'da açıldı. I. Mahmud Kütüphanesi ve şadırvanını görünür kıldırttı. Sıbyan mektebini lojman olarak kullanımdan çıkarttırdı. Yıktırılan Ayasofya Medresesi'nin yeniden inşası için projelerini yaptırttı. Medresenin inşaatı bitmek üzere. Tarihi külliyeye yakışmayan yeni binaları yıktırttı. Ayasofya'nın içerisinde 17 yıldır devam eden kubbe restorasyonlarını bitirterek, iskeleleri kaldırttı.

Böylece Ayasofya'nın haşmeti ortaya çıktı. Ayasofya Envanteri kitabını yayınla belirtilmiştir. Buna göre Ayasofya gibi aynı statüde olan hayrat vakıflar tahsis edildikleri amacın dışında hiçbir surette başka bir amaca tahsis edilemez. Ancak ve ancak amacına uygun olmak kaydıyla bu tür hayrat vakıflar, idare meclisinin teklifi ve Bakanlar Kurulu kararı ile aynı amaç doğrultusunda tahsis edilebilir. Cami olan bir yerin müze yapılması ve külliyenin yıkılması hayrat vakfının amacına uygun olmadığı için bu amaca aykırı olan tüm işlemlerin yoklukla malül olacağı ve batıl olacağı şüphesizdir.

Bu ve benzeri yasal düzenlemeler ile 1924 Anayasası temelinde ve temel insan hakları ile inanç hürriyeti ve ibadet yapma, ibadethaneleri muhafaza etme hürriyetleri çerçevesinde yargılama makamının incelemeyi hem şekli açıdan ve hem de esastan inceleyip bir sonuca gideceğini düşünmekteyim.

Ancak bir hukukçu olarak şunu da ifade etmeliyim. O da böylesine çok önemli bir meselenin sığ ve şekli tartışmalar üzerine bina edilmemesi gerektiğidir. Bu anlamda Ayasofya camisinin müzeye çevrildiği kararname altındaki imzaların sahte olup olmadığından çok 500 yıllık cami olan ve kıyamete kadar da cami olarak kalması gerektiği Sultan Fatih tarafından vasiyet edilen bir eserin hukuka aykırı bir şekilde müzeye çevrilmesinin hukuksuzluğunu tescilleyecek esasa ilişkin incelemenin çok yerinde olacağını düşünüyorum. Son dönemde tartışılan Mustafa Kemalin İş Bankası hisseleriyle ilgili vasiyetinin hiçbir şekilde bozulamayacağını belirten çevrelerin Sultan Fatihin vasiyetine de saygı göstermeleri gerektiğini bilmeleri gerekir. Vakit artık zincirlerimizi kırıp özgürce davranma ve karar verme vaktidir.

Ezcümle; Ayasofya Hakkın batıla galebesinin sembolüdür. İnşallah aynı zamanda bir Osmanlı kuruluşu olan Danıştay’ımız da bu hakkı teslim ederek batıl(hukuksuz) olan bir işlemin son bulmasını sağlayarak hakkın batıla üstünlüğünü tescillemiş olur. Hep birlikte bekleyip göreceğiz.

Önceki ve Sonraki Yazılar