"Bir araba düşün, herkes ayrı istikametlere çekiyor..."

"Bir araba düşün, herkes ayrı istikametlere çekiyor..."

Geçmiş sürekli bugüne akar...

Geçmiş, bugüne de, yarına da taşmaktadır sürekli...

-I-

Herşey akıyor, her şey geçiyor…

-“Geçmiş nerdedir Şemsettin?.. Çok mu uzaktadır, yoksa daha “dün” kadar yakın mıdır, arasak bulabilir miyiz onu, bulup yüzleşebilir miyiz, yüzleşince özgürleşebilir miyiz Şemsettin, özgürlük de mi geçmişte kaldı yoksa?.. “Kim bilir nerdesiniz/Geçen dakikalarım/ Kim bilir nerdesiniz… (…) Siz benim yüzümsünüz / Eğilip suya baksam / Görünür mü yüzünüz?..”

-“Geçmişin üzerimizde büyüleyici bir etkisi vardır” diyor abi, Esatir ve Mitoloji’de…

-Evet, neden “büyüleyicidir” peki?.. Çünkü, “hayâlimize” yer bırakır. Çünkü geçmiş geçmemiştir, her anımızda bir izi vardır,  gerçekleşmemiş, -hayâli olan- geleceğe nisbetle geçmiş daha gerçektir

Bütün sesler kesildi, bizi uyanmaya çağıran “gür bir sedanın yankısı” da duyulmasın diye, anlamsız bir gürültüye boğuldu ortam… Gür bir sesle konuşan kahramanlar göğe çekildi, birbirinin kulağına sinsi sinsi fısıldayıp, kaş göz işareti yapan düşük tabiatlı efemine averellere kaldı sahne… “Geçmiş”in geçip gittiğinden çok eminler(!) Kendi geçmişi ile bağını koparan, kime hangi “geleceği vaad” edebilir, kimi hangi geleceğe, aydınlık günlere davet edebilir?

Ama biz inanıyoruz ki, “geçmiş” bugüne de, yarına da taşmaktadır sürekli… Geçmişle bağını koparmış köksüzlerin anlayamayacağı şekilde, yarına akar geçmiş

Evet, ne diyorduk Şemsettin, nerde kalmıştık?

-KiM’in, kendi fikir ve aksiyonunu ifade eden, “Nakşi sırrıdır kavgam!” mânâsını, götürüp alakasız yerlere “yamamaktan” bahsediyordunuz abi.

-Evet, diyorduk ki; “yaptığınız-konuştuğunuz şeylerin, Nakşilikle, “sırla” ne ilgisi var!” diyorduk;

En üstün, en ileri idrak seviyesinden kelâm kalıpları içinde ifadelendirilmiş, bir dünya görüşünün-bir sistemin temel kavramlarını, anahtar kavramlarının avami bir kafa ile en pespaye bir şekilde –aklı, mantığı da berhava edercesine-vulgarize edilmesi, bir faaliyet, bir  “yapma-etme” değil, bir “akıl tutulması” bir çarpıtmadır…

Nakşi sırrı”nın, kafasına –sarık niyetine- bir şey sarıp, bir karış da sakal bırakınca “kemale eren”(!), her türlü, “ilim, fikir ve sanat” gibi “telkin” vasıtalarına uzak, işinde gücünde –ve fakat dersli- gariban –“normal”- insanlara atfedilmesi, yakıştırılması gibi, sonra da bunun üzerinden bir cemaat dedikodusuna malzeme yapılması ne kadar vahim –düşmanın bile yapamayacağı- bir “sulandırma”dır?

Dün, söylemeye çalıştığımız buydu; “Varlık sırrının bütün şubelerini kahramanca kucaklamış”, ulaşılması, erilmesi gereken “ideali” işaretlemiş, bunu en üstün idrak seviyesinden “kelâm kalıpları” içinde ve bir sistem bütünlüğü içinde ifadelendirmiş Üstad’ın KİM’i, “Nakşi sırrıdır kavgam” diyor, bunlar; “Haa o biziz işte!” diye harala gürele… Kardeşim, o değil o!

- “E bizim tarikat da Nakşi, o vakit bu sırrın alası bizde hemşerim! Hem biz de önümüze kim çıkarsa, cübbeli cübbesiz, onlarla dedikodu şeklinde kavga ediyoruz, o yüzden bizim de kavgamız… Nakş, nakşş…

Olmaz ama böyle!

Şemsettin: -Münzevi, gayet güzel söyledi abi geçen gün burada; “KİM’in, “Nakşı sırrıdır kavgam” sözü üzerinden bizzat İbda’nın “Nakşi sırrı” olduğunu anlamayana söylenecek söz de yoktur.” diye…

-Evet, harikâ! Söylenecek çok söz var da… Adam, bunun o olduğunu anlamadığı gibi, götürüp sözü, Galapagos adalarındaki bazı esnaf kardeşlerimize atfediyor iyi mi!

"Bir araba düşün herkes ayrı istikametlere çekiyor. Onlara sorarsan herkes çekiyor..."

-II-

Bazı “kardeşler” meseleyi yanlış anlamış; Biz hiçbir şeyi “hafife” almaz ve küçümsemeyiz… Bulunduğu yerde onun kıymetini –tabii olarak- takdir ederiz. O açıdan bu “Hikâye”de, ara sıra “ironi” olsa da, “hafife” almak olmaz!

Ufak tefek şeyleri de önemsemeyiz…

Ama bir şey ki, “hakikati” karartıyor, çarpıtıyor orda da itirazımızı yaparız! Bir fikir-düşünce sistemini anlamayan bir kafanın-hadi yanlış anlayan diyelim- ipe sapa gelmez, akıl ve muhakeme ile bağdaşmaz zırvalarla “tahrip-tahrif” edilmesine karşı oraya da “ikaz levhamızı” koyarız!

Şemsettin: -Varıp zorla çenelerini bağlayacak hâlimiz yok!

-Bu tahrip ve tahrif, olduğu yerde dursa, birkaç kişi arasında cereyan eden bir hadise olsa, yayılmasa, yaygınlaştırılmasa –belki yine- üzerinde fazla durmak gerekmez! “Amaaan kendi aralarında konuşuyorlar işte, anlatan memnun, dinleyen memnun bize ne kardeşim!” der geçeriz!

Ama olduğu yerde durmayan, “yayılan-yayınlanan”, topluma aktarılan, yalan ve yanlışlarla harmanlanan bir “tahrif-tahrip-çarpıtma”ya karşı duyduğumuz, gördüğümüz işittiğimiz her durumda şerh düşeriz, yaptığımız da bu bir bakıma!

Sanıyorum burası anlaşıldı?

“Bir araba düşün, herkes ayrı istikametlere çekiyor. Onlara sorarsan herkes çekiyor. Biz ne tarafa çekilmesi gerektiğinin müdafacısıyız…”

Diyen KİM’in “çekilmesi gereken taraf” olarak işaretlediği yerin önüne duvar örülmesine, “İdeal Sarayı”na giden yolu gösteren işaret levhalarının çalınmasına, bu levhaların üzerine, boylayla, “Çamlıhemşin dedikodu, fitne fesat merkezine gider” yazılmasına, tabii ki  “bu yanlış” diyeceğiz!

 “sen gür bir sedanın yankısısın

geç tepecikleri aldırmaksızın

yankı veren dağları bul!”

Kulağını uzak tut, boş beleş üflemelerden, fısıltılardan…

"Okumayı, anlamayı, düşünmeyi, yapmayı" telkin edeceği yerde...

-III-

Bir düşünce sistemine bağlı olanlar, zamanla adım adım, anlayarak, özümseyerek, derinliğine inerek o sistemi temsil liyakâtine doğru olgunlaşarak ilerlemek yerine, düşünce ile, fikirle hiç alâkasız noktalara evrile devrile gelmişlerse orda bir sorun var demektir!

Sistemi temsil liyakâtine doğru” adım adım olgunlaşarak, (İdeolojik formasyon) o düşünce teknesinde yoğrulmuşlarsa, o kişi artık, “fikir” konuşur!

Peki, "fikir" mi konuşuyoruz Şemsettin, dedikodu mu yapıyoruz? "Fikirden, yüzüne sigara dumanı üflenmiş kedi gibi kaçanlar" kim?

Hepimiz için geçerli!

Yok, fikre dili dönmüyorsa, onun temel perspektifleri, anahtar kavramları üzerinden mevzu ilerlemiyorsa?

-Ne dememiz gerekiyor? Yok yok iyi gidiyor siz böyle ilerleyin mi demeliyiz! Olmaz ki ama!

Ne oluyor peki?

Ben sizin abinizim, bu işleri en iyi ben anlıyorum, benim ağzımın içine bakacaksınız” iddiasındaki birileri (veya ikileri, üçleri), (Hangimiz olursak olalım, fark etmez), -bir de bu iddia ile kamuoyu önündeyse, ki önünde-, ağzının içine bakanları, en azından, “okumaya, anlamaya, düşünmeye, yapmaya” sevk edeceği, bunları telkin edeceği yerde.. tövbe tövbe!..

 Şemsettin: -Ne yapıldığını, şu kadar zamandır görüyorsunuz…

-Birilerinin “şaşkınlığı”, herkesi mi şaşkınlığa sürüklemeli?

En kaba şekliyle, -“telkin-tebliği” geçtik, (ki Üstad ve KİM, kaba bir “tebliğciliği” de redder ve fikir ve sanat yoluyla benimsetmeyi, “telkin”i, telkinciliği öne çıkarır)-yöntem budur!-

Bu fikir sistemi, “keyfiyetçidir”, bir ton samanı sıksan bir damla gül yağı çıkar mı diye sorar KİM? Amaç gül yağı elde etmek olduğunda, bin ton saman yığmaya ve uğraşmaya da gerek yoktur! Ama saman suyunu “gül yağı” diye pazara sürmek olmaz!

*

Ne demeye çalışıyoruz;

Bir şeyi anlamadan “anlatmaya” çıkmanın ne tür sapmalara, tahrifatlara, felâketlere yol açtığını görmemiz gerekiyor!

HABERE YORUM KAT

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
1 Yorum