Ufuk Coşkun yazdı; Kendine sürgün edilmişlik...

Ufuk Coşkun yazdı; Kendine sürgün edilmişlik...

İyi bir insan olmak. Az bir çaba mıdır? Başka neden yazar ki insan?

Huysuz bir adam olduğumu saklamayacağım. Evet, sahip olduğum karakterin bir parçası bu. Sokrates’in at sineği metaforunda olduğu gibi can sıkıcı ve rahatsız edici bir kişiliğimin olmasına da itiraz etmeyeceğim.

Dünyaya yabancılaşmanın, yerini yadırgamanın verdiği bir tedirginlik aslında bu. Tuhaf bir savunmasızlık hali aynı zamanda.

Ve belki de kelimeler bu zayıflıktan çıkarak ürkek hallerini yitiriyor. Zayıflık güçlü bir meydan okuma değil midir?

Gün ışığında sade kahve eşliğinde nar çiçeği kokulu, umut aşılayan hikâyeler yazma hevesinde olmadım. Çünkü yazmak insanı yıkıma götüren bir süreçtir. Kendini kendinde yıkmak. Kendi kendine sürgün edilmişlik hali.

Kendi yaşamının saldırısı altında olan biri başka ne yapabilir ki? Tanpınar’ın, ayak uçlarından başına doğru hücum eden saldırıdan bahsediyorum bir bakıma.

Bir delirme hali mi acaba bu?  Yani, aklını yitirenin muhayyilesini devreye sokma durumu. Kafka gibi dünyayı sarsan gök gürültülerini değil de duyulması olanaksız seslere kulak verme durumu.

“Yazmak ama ne pahasına” diyordu A.LeverKühn. Öyle tahmin ediyorum ki yazmayı şeytanca bir hizmetin karşılığı olarak görenleri ayırırsak ortaya rahatsız edici bir huysuzluk çıkıyor.

Doğuşunu bir türlü tamamlayamayan insanoğlunun şefkat bekleyen çocuklar gibi evlerinin bir köşesine kıvrılmaları, kebap kokulu hayallere dalmaları ve böylece budalaca bir yaşamın esiri haline gelmeleri…

Hadi Kliest’ten ilhamla diyeyim diyeceğimi… Korona hastasını öper gibi bağrında ölüm saklayan dünyayı da öpmüyor muyuz? Ve sonra tüm insanlara bulaştırmıyor muyuz bunu?

Birbirlerinin karşısına gerçek yüzleriyle çıkmayan insanlar sanırım hatıraların yıkıntıları arasında bir yol bulmaya çalışıyorlar?

Kendine dua edilmesini bile beklenmeyecek kadar içine düşülen acıklı bir hal bu. Belki de bir nesnellik yanılsaması bilemiyorum.

Belki bu sebeptendir romantikleri hiç sevemedim. Büyü sanatıyla alakadar olan haz ve erotizme bulaşmış tuhaf karakterli tiplerdir onlar.

Stendhal romantik WalterScott’tan bahsederken mesela; bir giysinin betimlenmesi insan yüreğinin dalgalandırılmasını betimlemekten daha kolaydır diyor.

Yani bir giysiye, bir burjuva evinin tablosuna, tahtasına, merdiven basamağına iki sayfa ancak ruhun kıpırdanışlarına iki satır ayırırlar.

İçimizden atamayacağımız mutluluklar biriktiren insanları görmezden gelmemin bir nedeni de bu.

Yetişkinlerle başa çıkabilecek güçte olmayan ve isimlerini dahi unutan çocukların dünyasında hangi mutluluğu depolayacaksınız?

Gözyaşlarımız bu kirli dünyanın günahlarını temizlemeye yeter mi?

Son hedefim insan olmaktır diyen Kafka, iç dünyasında yıkılması olanaksız bir şeyin varlığına sürekli güvenmeden yaşanılamayacağını ifade ediyordu.

Kelimeleri balık kılçığı gibi soyan aç, susuz ve çıplak bırakan zamane yazarlarına karşın basitçe insan olmaktır gayem diyorum ben de.

Kafka’nın “Amerika “ adlı romanında yapı iskelesinden düşerken kopan kalasın altında kalan Therese’nin annesi gibi hepimizi acıklı bir sona doğru sürükleyen acımasız bir sistemin dişlileri arasında eziliyoruz.

 Böyle bir sistemi düzeltme gibi bir gayenin içerisinde de değilim yanlış anlaşılmasın.

Dünyaya anlam katmak, yaşamın sırrını çözüp elinize vermek gibi bir niyetim de yok. Olmadı. Hakikati buldum diye zıplayan zavallı aydınlardan hiç hazzetmem o yüzden.

Kendi için bir çıkış yolu arayan yazar oldum hep. İnsanlaşma yolunda verdiğim mücadele kendini yıkmak gibi(aşmak değil) hazin ancak önemli bir sürece evirilsin diye bekledim. Budur benim umudum.

İyi bir insan olmak. Az bir çaba mıdır? Başka neden yazar ki insan?

HABERE YORUM KAT

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
3 Yorum